Son Yazılar

Ta en başta…

-Ben mi dedim Çırağan’da düğün yap diye Kenan? Kendin direttin illa orası olacak diye. Otel mi tükendi İstanbul’da?

+Sus Beril, bak çok sinirliyim, hıncımı senden almayayım!

-İyi de…

+Sus dedim dimi!?

Sus dedi mi susacaksın, yoksa öyle bir laf eder ki, bir daha konuş dese de konuşamazsın alimallah! Hızlandırılmış evlilik sürecine hoş geldin sayın okur! Dalga geçmiyorum. Evlilik teklifinden tam bir hafta sonra mekan arayışına girdik, 2 hafta sonrasında istemeye geldiler ve resmi olarak nişanlandık. Şimdi de 2 ay sonrası için kafasına taktığı o tarihte Çırağan’da yer yok diye bana yükseliyor! Anası göbek bağını Çırağan’a atmış amına koyayım! Ben gelin kişi olarak mekanda diretmiyorum, adam resmen Çırağan’da terör estirdi, istediği tarih dolu diye. Adamlar ‘buyurun, bizden, istediğiniz zaman, istediğiniz salonumuzu seçin’ deseler de gidemeyiz artık! Rezil olduk!

+Aç mısın?

-Çok değil!

+Çok değil ne? Aç mısın? Değil misin?

-Açım ama az açım Kenan. Biraz daha yemeden durabilir durumdayım. Karnım kazınmıyor yani. Anladın mı?

+Amma uzattın be! Bir yerde bir kahve içelim o zaman.

-bak o olur işte.

 

Maçka’dan Nişantaşı’na çıkarken aklına geldi, az önce ya’lı be’lı konuşan babammış gibi inanılmaz sakin ve sevecen bir şekilde konuşmaya başladı.

-Hilton’a da bakalım mı ya?

+Bilmem, sen bilirsin. İstersen bakalım.

Sonra yine yükseldi;

-Kızım bak, ben bayılmıyorum hee böyle kamyonla para vererek düğün yapmaya. Ben zaten bir kere evlenmişim. Görmüşüm ne olduğunu. Senin için yapıyorum. Çırağan olamıyor gördüğün gibi. Hilton, Ritz, Raddison… İyisi mi sen hafta içi ara bir görüş hepsiyle. O tarihte boş yerleri varsa 600 kişi, yemekli… Randevulaş işte. Öyle gidip görüşelim. Ben iyice gerildim.

+Tamam. Öyle yapalım, daha mantıklı.

Düğünleri oldum olası sevdim. Eğlence yüklü, herkesin birbirine en şık elbiselerini, en güzel modelli saçlarını, en şaşalı takılarını gösterdiği, en cool adamın bile günün sonunda o sahneye çıkarak misket havası oynadığı, şahane bir ortam bence. Ayrıca da memleketimiz sebebiyle bol davul-zurnalı kabile dansımız olan halay var ki, hastasıyım. Sabahlara kadar halay çekebilirim. Ama Çırağan değil de Tanrıverdi Düğün Salonu bile olurdu benim için. Yemin ederim sorun değildi.  Ne fark eder ki, maksat sevdiklerimizle bir arada olmak ve bolca halay çekmek değil mi? Mekânın dış manzarasının denize mi, otosanayiye mi baktığının ne önemi var? Allah aşkına, şu mevzudan dolayı son 1,5 saattir gerim gerim gerilmeye ne gerek var?

Bir taraftan ev arıyoruz, bir taraftan kına gecesi için mekân bakıyoruz, bir taraftan düğün için mekân bakıyoruz… Deli mi sikti bizi, o ay olmasın da başka ay olsun! Neden bu kadar acele ediyoruz? Hamile filan da değilim oysa! İki ayağım bir pabuçta. Kenan ise, gerginlikten kendini viskiye vurmuş durumda ‘rahatlatıyor’ diyor ama giderek alkolikliğin sınırlarını zorluyor. Asabi, suskun, konuştuğunda da kırıp geçiren bir adama dönüştü. İnanılmaz derecede takıntılı bir adam var artık karşımda. Bir bardak su bile isteyecek olsam on kere düşünüp en harika ses tonumla istemeye çalışıyorum.

Üst üste aşırı yaralayıcı kavgalardan sonra aile terapistine gitmeye karar verdik. Daha doğrusu, kendisi son 1.5 yıldır psikoloğa gidiyormuş zaten, ben de biliyordum en başından beri, bu aramızdaki gerginliği anlatınca terapisti benimle de tanışmak istemiş. Benle görüştükten sonra da eğer gerek görürse aile terapistine yönlendirirmiş. Yalnızca bir kere görüşmeye gittim. “Her şey zamanla yoluna girecek. Ben Kenan Bey’i uzun zamandır tanırım. Daha önce başından geçen evlilik sebebiyle kendisinin evlilik fobisi olduğunu söyleyebilirim” dedi. Sanırım o ana kadar bu denli saçma bir rahatsızlık duymamıştım.

+Evlilik fobisi mi? Şaka mı yapıyorsunuz siz? Evlilik fobisi olan adam illa şu gün evleneceğiz diye diretir mi? Ona fobi denmez, tükürdüğünü yalamıyor denir. Ayrıca… Kusura bakmayın gülüyorum ama 13 yaşında çocuk gelini gerdeğe zorlamıyoruz burada. Evlilik fobisiymiş! Hah!

-Yapmayın Beril Hanım, siz aklı başında, olgun bir kadınsınız. Ne demek istediğimi…

+Ben olgun filan değilim Nur Hanım! Ben gelinliği dolabın kapağında asılı duran, evlilik arifesinde bir kadınım. En mutlu olmam gereken zamanda hayatımın azabını çekiyorum ve beni bu kadar huzursuz edecek davranışlar sergilenirken, gelip bana ‘evlilik fobisi’ filan diyemezsiniz. Ben olgun bir kadın değilim Nur Hanım! Olgun bir kadın da olmak istemiyorum. Ben sadece mutlu bir kadın olmak istiyorum. Ben müstakbel kocamın tam olarak neyi olduğunu öğrenmek istiyorum. Doğrusunu bilmek istiyorum. Buraya ‘evlilik fobisi’ gibi komik bir teşhisi benle paylaşmak için çağırmadınız herhalde beni. Nesi var?

-Beril Hanım, şöyle anlatayım, evlilik fobisi benim uydurduğum bir tanım değil. Bir fobi dalıdır bu. Örümcekten korkmak, sudan korkmak, Tanrı’dan korkmak gibi. Kenan Bey’de bu var. Öncelikle bunu kabul etmeniz gerekiyor! İkinci olarak da eşiniz O.K.B. hastası.

+O.K. ne hastası? Anlayamadım!

-O.K.B. yani Obsesif Kompülsif Bozukluk. Bu tam anlamıyla, sizin sandığınız şekilde bir ‘akıl’ hastalığı değil. Ama nezle, grip nasıl bir hastalıksa, bir şekilde bulaşıp, yerle bir etmeden de geçmiyorsa, bu da bir ruh hastalığı. Şu anda var. Yerle bir etmiş. Ama geçecek. Biraz uzun bir zaman alabilir geçmesi ama bunun ilacı da sevgi ve emek. İlgi ve sabır. Bazen çok uzun zamanlar semptomlardan hiçbirini görmeyeceksiniz. Unutturacak bu hastalık kendini. Bazen de üst üste günlerce sürecek. Önce haftada bir göreceksiniz bu krizleri.

+Pardon, Nur Hanım, sözünüzü kesiyorum da ben ne dediğiniz konusunda en ufak bir fikre bile sahip değilim. Bu opsesif kopm…yani adı her neyse, tam olarak Türkçesi nedir?

-Takıntı.

+Takıntı? Bildiğimiz takıntı mı?

-Aynen, bildiğimiz takıntı. Dediğim gibi bu krizleri önce haftada bir göreceksiniz, sonra ayda bir, sonra 3 ayda bir, derken yılda bir… O şekilde azalarak kaybolacak.

+Bu hesaba göre yıllar sürecek bir süreçten bahsediyoruz, öyle mi? Ben yıllar boyu bunu mu çekeceğim bu şekilde? Sizin, Kenan’ın bana nasıl davrandığınıza dair bir fikriniz var mı? Neler söylediğine, ne hakaretler ettiğine, nasıl uzaklaştığına dair?

-Biliyorum, bahsetti bana. Sanırım bakire değilmişsiniz. Bakın bunu bir kadın olarak size söylemek bile utanç veriyor bana. Ama grip olanı burnu akıyor diye suçlayamıyorsak, OKB’liyi de saçma da olsa aynı fikre takılıp kalıyor diye suçlayamayız. Bakire olsaydınız, o zaman da kırmızı oje sürüyor olmanıza takılırdı, ya da sarı saçlı olmanıza veya pilavı annesi gibi pişiremiyor olmanıza… Kısacası onun elindeki en sağlam done sizin bekaretiniz şu anda. Dolayısıyla biraz sabır göstermeniz gerekiyor. Anlıyor musunuz beni?

Kanım çekilmiş gibi hissettim. Anlattıklarını sindirmem için bana biraz zaman gerekiyordu. Özellikle son birkaç haftadır bana yaşattıklarını da baz alırsak benim tanıdığım, o sabahlara kadar sohbet ettiğim adam gitmiş, bambaşka bir adam gelmişti. Kafasına göre defalarca ayrılmaya kalkmış, kendi kendine yeniden barışıp çiçekler göndermişti iş yerime. Başından beri bildiği bekaretim ve sevişmelerimiz artık her seferinde olay oluyordu. İnanılmaz bir tiksintiyle bakıyordu yüzüme. Aşırı bir nefret duygusu vardı. Bana olan tavırlarından geçtim, günlük konuşmalarımız bile berbat ilerliyordu. Düğünü erteleme fikrini de sıcak bakmıyordu. Her şeye rağmen o düğün muhakkak olmak zorundaydı. Ben de bu zorunluluğu anlamıyordum. Her şeyden büyük kavgalar çıkarıyordu. Asla karşılıklı olarak bir şeyleri tartışarak sonuca bağlayamıyorduk. Yeni evimizin bulunduğu semtteki muhtarlığın hafta içi saat iki buçukta kapalı olması bile bir kavga sebebiydi ve oradan başlayan konu muhakkak benim bekaretime dönüyordu. İnanamıyordum.

Cuma’ya giden işçiler, Türkiye’deki adalet sistemi, haberlerde öldürülen bir kadın, bir dizideki karakter, arkadaş ortamımız içindeki birine yaptığım bir şaka, bankadaki kredi oranları, o akşamki seksimiz… Her şey ama her şey, nasıl oluyordu bilmiyorum ama dönüp dolaşıp bana giriyordu. Ruhum daralmıştı artık, soluk alamıyordum.

*

8 yıl bugünü bekleyen Elif’in düğünü gelip çatmıştı. Elif ve benim düğünüm arasında tam 45 gün olacaktı. Dünyanın en mutlu ve en güzel gelini olabilirdi Elif. Prenses model gelinliğinin içinde gerçekten bir prenses gibi duruyordu. Saçı, makyajı her şeyiyle dört dörtlüktü. Salon tıka basa doluydu. Heyecanla ağzı kulaklarında, salona girmeyi bekleyen bu sevimli çiftin nikah şahitlerinden biri ben diğeri de Kenan’dı. Aynı zamanda sağdıçlık görevi de bizimdi. Her şey bitip de geriye sadece çılgınlar gibi eğlenmek kalınca ben de attım kendimi sahneye. Shot’ların biri gidip biri geliyordu. Herkes dut gibi sarhoştu. Kenan’ın da keyfi yerindeydi. Acayip eğleniyorduk. Uzun zaman sonra ilk defa rahatlamış, sevgi dolu bakıyordu bana. Sabaha karşı beni eve bırakırken yine kırdı kendimi güzel gördüğüm o muhteşem aynayı; ‘Cüneyt ne kadar da şanslı bir insan… Elif’le yıllardır beraberler. El değmemiş, tazecik bir kız Elif!’

Tek diyebildiğim “Ya Allah senin belanı versin yaa!” oldu. Neden bela okudum bilmiyorum ama sanırım biraz alkolden biraz da kırgınlıktan. Biraz da kızgınlıktan. Biraz da acıttığından belki biraz da kıskandığımdan…

*

Erkekler kendi aralarında nasıl cinsellik muhabbeti döndürüyorsa, kadınlar da aynı şekilde bahsediyor, kimle olduklarından, kimin çükünün yamuk, kimin kokusunun kötü, kimin performansının iyi olduğundan. Hayallerinizi yıkmak istemem ama bu böyle. Herkes için böyle. Herkes konuşur. Ta ki artık karısı veya kocası olana kadar… O nokta sihirli bir noktadır. O viraja girildiği andan itibaren daha doğrusu düzelteyim, ilişki kadın nazarında ‘ciddiyete bindikten sonra’ bir daha asla konuşulmaz. Asla detay verilmez ve asla eleştirilmez. Ben Elif’in kimle ne yaptığını ne yapmadığını çok iyi biliyordum. Saklamazdı benden. Anlatırdı. Cüneyt’i de ilk baştan itibaren bildim. Ne zaman ki ‘ben galiba âşık oldum’ diye geldi bir gün okuldan çıkışta, o gün Cüneyt ile ilgili son oldu. Demem o ki, kimse o kadar da el değmemiş değildir, günümüzde olmak da zorunda değildir üstelik. Velev ki, senin tabirinle ‘orospunun biri’ dahi olsa, sana verilecek hesabı yoktur o kadının. Zira seni ilgilendiren senden sonrasıdır. Senden sonra yaparsa bir hata sorarsın hesabını. Anlımıza yazılanlar çıktı alınıp, fasikül fasikül elimize verilseydi keşke… Belki o zaman senin hata dediğin o tecrübeleri edinmeden gelirdim sana…

*

Annemler de düğündeydi ama haliyle benden önce dönmüşlerdi eve. Ortamı görmüş olduğundan benden detay istemeyeceğini biliyordum. Çok yorgun olduğumu söyleyip derhal yatmak, gözyaşlarımı gizlemenin en doğru ve kolay yolu olacaktı. Sabaha kadar biraz daha toparlanır, hayata kaldığım yerden umutla bakmaya devam edebilirdim.

Uyku nasıl muazzam bir haldir öyle… Hiç düşündünüz mü, uyku büyütür, sakinleştirir, unutturur, acıları, ağrıları dindirir, zamanın hızla geçmesini istediğimiz zamanlarda imdada yetişir, hastalıkları düzeltir, dinlendirir, yeniler… Uykunun kıymetini ne kadar biliyoruz sizce? Uyku için bayramlar ilan edilmeli bence, uyku bayramları… Kurban Bayramı ya da Ramazan Bayramı ya da 23 Nisan gibi… O bayram günlerinde, sabahtan akşama kadar uyunmalı. Uykunun hakkı verilmeli. Uykuya şiirler yazılıp kurbanlar verilmeli… Uyku için en güzel kıyafetler giyilmeli… Kimse kimseyle konuşmadan sadece uyumalı… Uykuyu bize bahşeden Yüce Tanrıma selam olsun!

Çocukluğumdan beri en büyük kurtarıcım ve kahramanım hep uyku oldu. Zor zamanlarımda başımı yastığa koyduğum anda okşamaya başladı saçlarımı. Hiç yollarını gözlemek zorunda kalmadım. En sinirli, en üzgün, fiziksel ya da ruhsal her acı içinde olduğum an, bitti yanı başımda. İyi bir dostumdur uyku. Canım uyku, yine imdadıma yetişti. Hatırlamaktan kaçınmama rağmen her vurgusuyla beynimde çınlayan o cümlenin yarattığı hüzünle aldı beni koynuna ve tam da hayal ettiğim gibi öğlene doğru uyandığımda her şey sıfırdan başlamıştı.

Annemin böyle bir durumu olsaydı, babam annemi alır mıydı acaba? Hadi, diyelim ki aldı, her daim bunu yüzüne mi vururdu? Nasıl oldu bilmiyorum ama bunu anneme sorabildim, kahvaltı sofrasındayken; ‘Deli misin sen? Baban benim canıma okurdu öyle bir durumum olsaydı kızım’ dedi ve ekledi ‘Beril, kim olsa delirir annecim. Hiçbir erkek karısının kendinden evvel başka biriyle birlikte olduğunu kabul etmez. Dünyanın en harika en görgülü adamı da olsa bir gün mutlaka bunu başına kakar! Daha önce başından evlilik geçmiş kadınlara bile iyi özle bakılmazken…’ dedi. Dürüst olayım, annemin benim bekaretimle alakalı ne bildiğini bilmiyordum. Hala da bilmem. Ama tahmin ettiğini düşündüm hep. Annem tüm despotluğuna rağmen gelip de o malum soruyu bana soracak kadar sığ bir kadın değildir. Tamam çelişiyorum belki, kabul. Sonuçta ‘ya hamile rolü verirlerse ben elaleme ne derim’ diye bayılan kadın benim annem. Ama sanırım tamamen yüzgöz olmak istememesiyle alakalıydı.

Baştan sona çelişki dolu hayatlarımız var farkında mısınız? Keşke birilerinin kendi tecrübelerinden yola çıkarak yaptığı hataları ve doğurduğu sonuçları görsek de ‘haa’ desek, ‘o yaptı, ben yapmayayım’! ama yok! O şey, her neyse, illa, bizzat tecrübe edilecek, hata yapılacak. Can yanacak ve sanki ta en başta hiç uyarılmamış gibi utanmadan bir de ders çıkarıp arkadan gelenler uyarılacak. Erkekleri bilmem ama kadın milleti olarak malız. Şahsen ben öyleyim. Siz de öyle olduğunuzu düşünüyorsanız şimdi, derhal mutfağa gidip kendinize sade bir Türk Kahvesi yapın ve geri gelin. Çünkü bu mallığımızı kutlamamız lazım!

 

-Napıyosun?

+Hiç, Evdeyim. Geç uyandım zaten…Dinleniyorum. Sen?

-Aynı ben de.

Kafasına silah dayandığı için arıyor sanki. Kendini zorunda hissettiğiniz için yaptığınız şeylerin kıymetsizliği hakkında bir fikriniz var mı? Dışarıdan nasıl göründüğünüz veyahut karşınızdakini nasıl hissettirdiğiniz hakkında bir fikriniz var mı? Yapmasanıza! Neden yapıyorsunuz? Beni arayıp da ne yaptığımı öğrendiğinde ne olacak? Zaten bir şey yapıyor olsam, aramızdaki yazıya dökülmemiş kanunlar çerçevesinde mutlaka haberin olurdu. Demek ki, evden burnumu çıkarmamışım. Öylece bıraktığın yerdeyim. Ama yok! Bu alenen nabız yoklama operasyonu yapmaktır. Varsa dilenmeyi hak eden bir özrünüz, dileyin ve uzaklaşın. Ama suçluyken, güçlü olmayın. Sıçtığınızı sıvamaya çalışmayın. Düştüğünüz gözleri oymak gailesine düşmeyin. Adam olun! Kadınsanız bile ‘adam olun’!

Uzun bir sessizlik…

+Bir şey mi oldu Kenan? Muhabbetine doyum olmuyor da…

-Daha ne olsun? Ya Beril çok merak ediyorum, yaptığından mutlu musun?

+Nasıl yani, ne yaptım ki…

-Gece konuştuğumuz şey, mutlu musun? Değdi mi yani?

+Kenan istersen bunları daha sonra yüzyüze konuşalım.

-Niye? Ne değişecek? Düşünmek için zaman mı kazanmaya çalışıyorsun?

La havle vela kuvvete illa billahil alliyil azim.

+Kenancım, bak kafam kazan gibi. Akşamdan beri de yeterince canım sıkkın. Şimdi gerçekten konuşmak ve yeniden kırılmak istemiyorum. Tamam mı? Sen de dinlen, yat, kalk, bir şeyler bul kendine yapacak… Biraz kendi halimizde kalalım olur mu canım?

-Sen hayatın boyunca kendi halinde kalmışın bak gördük olanı… yemediğin halt kalmamış! Ya ben çok merak ediyorum Beril, İstanbul’da ‘vermediğin’ kimse kaldı mı senin?

+Kaldı Kenan, baban kaldı!..

Bana bir rahatlık, bir huzur geldi bir anda. Sanki aşırı derecede sıkıştıran çişimi üzerime yapmışım gibi bir his. Boşluktan aşağı düşüyormuşum gibi bir his. Aynı anda tüm vücudumun uyuştuğunu ve dünyamın karardığını ve bambaşka bir gezegene ışınlanıyormuşum gibi bir his.

Kendime geldiğimde tüm ev ahalisi tepemdeydi. Önce ufak çaplı bir sinir krizi ile cep telefonumu önümdeki sehpaya defalarca vurup parçalamışım. Sonra tabi bir çığlık senfonisi tutmuş beni… Ardından da düşüp bayılmışım. Bu bayılmalar anne yadigarı olabilir mi? Vücut kendini ‘kriz anlarında kapatıyor’ olabilir mi? Şimdi gülüyorum bunları yazarken, evet aynen; o gün üzüntüden bayıldığım şeye bügun gülüyorum. O köprünün altından akan sular kadar coşkun ve hürüm artık…

-İyi misin annecim? Beril, kendine gel ne olur!… İyi misin?

Tek istediğim, anneme ingilizce yanıt vermekti. Ne alaka bilmiyorum.  ‘Yes mom, I’m fine, don’t worry, everthing is gonna be allright. Ijust got really pissed off so I lost myself. Can you please give me a cigartte and the lilght?…. ‘

Bunca rezilliğe bir de bilmedikleri bir dilde konuşmayı eklemedim tabi ki. Elimle (işaret ve orta parmaklarımı dudaklarıma götürerek) ablamdan sigara istedim. Uzattı. titreyerek içtim. Annem ve şaşkınlık içindeki anneannem hiçbir şey demeden mutfağa geçtiler. Ablam öylece kalmıştı ayakta ve yüzünde tuhaf bir ifade vardı korkmuş, kırılmış, üzgün…

+İyiyim abla, merak etme.

Hala yüzüme bakıyor…

+Benden bu kadar abla! Bitti.

***

Reklamlar

Oku! / Benden Ne Olur? – Aslı T.Kızmaz

Yazar: Alı T.Kızmaz

Giriş, gelişme, sonuç: 184 sayfa

Sabrınız varsa bir solukta okunabilecekler kategorisinde.

Edebi eser olamayacak kadar günlük tadında.

Benim gibi kitabın her satırını kendi yaşantınızmış gibi yaşayan bir ruh hastasıysanız, kriz anlarında motive edici bile olabilir. Kişisel gelişiminize bir tık fayda sağlayabilir ancak elbette, asla kişisel gelişim kitabı değil. Zaten tüm bunları da iddia eden bir eser de değil ama çok sevimli. Oldukça gerçek ve samimi.

*

Bir arkadaşımın İnstagram üzerinden story paylaşarak ‘kitap basılıyor’, ‘kitabın çıkmasına son 7 gün’, ‘son iki gün’ ‘son 1 saat’ filan diye geri sayım yapması ve sonra mecrayı kullanım sıklığı baz alınırsa, oldukça uzun bir zaman sessiz kaldıktan sonra sürekli yazar kişiyi etiketlemek ve ‘harikasın, süpersin, seni seviyorum’ gibi şeyler paylaşması neticesinde, “ulan” dedim, “bu kitap ne anlatıyor olabilir ki, bu ilan-ı aşk etti hatuna…” Kitabı öperken paylaştığı bir fotoğrafı bile var…

Şimdi istesem ‘bana ver, okuyayım’ filan desem koynundan kocasını istemişim gibi tepki verecek, çok belli. Gideyim de alayım dedim ve aldım. Kitapçıda millet kuyruk, raflar boşalmış. Kapıdan her giren direkt kitabı soruyor! İyice heyecan bastı tabi beni… İlk 100 sayfayı tek oturuşta okuduktan sonra başucumda 10 gün kadar süründü ve bugün işi gücü bırakıp bitirdim iş yerinde.

Keyifli ve umut verici bir kitap. Nispeten sürpriz sonlu diyebiliriz de… İşte öyle, genç kız rüyası tadında bir şey…

Lakin ‘ne güzel dertlerin var be Sertab’ demekten de alamadım kendimi. Ama güzel. (spoiler: Sertab kitabın baş karakteri)

Kafanız dağılsın, arada gözleriniz dolsun, arada kahkaha atın ama bunları yaparken de ‘okumak’ eylemi içerisinde bulunun isterseniz derhal başlayabilirsiniz.

İyi okumalar…

 

Naapıcaz?

Kredi kartı sanırım dünyanın en güzel buluşlarından biri. Ülkemizde varlığını sürdüren insan ırkı bunca zamandır kullanmasını öğrenememiş olsa da umudumu koruyorum. Kredi kartı borcu ödemekten imanı gevreyenler, her ay yalnızca kartının asgari ödemesi için kıçını yırtıp a6ced2b800bc8c2c2aabb8fbe7ace446çalışanlar, borcunu kapatıp daha az aylık ödeme sorumluluğu isteyenler için tüketici kredileri… Allahım, bu nasıl bir batak böyle?!…

Bankalar önce kart satmak için müşteri kovalıyor. Akabinde bu müşterilerin harcadıklarını tahsil etmek için peşinde koşuyorlar. Bizi bu düzene yenik bırakan sistemin de Allah belasını vermiyor ki…

İşin komik tarafı, icat amacının çok uzağında kullanılıyor. Esas amaç, ‘nakit para bulunmayan hallerde, paranın karşılayabileceği ölçüde bir limit çerçevesinde, reel paraya gösterilmeyen müsamahalar karta gösterildiğinden taksit yapılması ve ay sonuna dek düzgünce döndürülen bir şahıs ekonomisi… Biz naaptık? ‘aaa 5bin TL limitim var. Cırt pantolon, cırt ayakkabı, cırt mutfak alışverişi, cırt, cırt, cırt… ‘

ilk zamanlarını hatırlayanınız vardır illa bu meretin. Yatay, uzun, dikdörtgen bir düzeneğin içine 3 nüshalık faturalar konur, kart onun üzerine konur ve düzeneğin bir başından diğer başına çekerek, kredi kartının kopyasını altında bulunan faturanın üzerine geçirirdik. ‘Şak’ diye hallolurdu ama tabi kimlik kontrolü, imza atmak gibi bir takım kişisel gizlilik unsurları çok mühimdi. Dolayısıyla bu işlem birkaç dakika sürerdi.

Sonraları klasik pos makinaları icat oldu ve daha güvenli bir alışveriş için manyetik sistem geliştirildi. Kartın arka yüzündeki siyah şeridi posun içindeki boşluktan geçirip, kartı okuturduk. Çıkan slipe imza atardık. Birçok yerde yine kimlik sorulurdu, bize mi ait yoksa babanın cüzdanından mı yürüttün diye… Bu işlem de birkaç dakika sürerdi; tabi pos kartı tek seferde okursa…

Ardından zaman tasarrufu olması ve daha da güvenli bir alışveriş olması açısından (sanıyorum ki, yani…) çipli sistem geliştirildi. Her kartın bir çipi, her çipin bir şifresi oldu. Şifreler doğum tarihinizi içeremez, üst üste aynı rakamları içeremez, e doğal olarak kimseyle paylaşılmaz oldu. 4 hanelik bu şifrelerle ‘cırt cırt’ sistemi hayatımıza tek kalemde girmiş oldu. Bu sıralarda bankalar, BDDK, firmalar filan oturup anlaşma yaparak 2’den anasının nikahına taksit imkanı tanıdılar. Kimisi vade farklı kimisi vade farksız ama mezar vadeye dek bölünebilir oldu. Sizin talebiniz toplam tutarın üçe bölünmesi, artı iki taksit banka otomatik veriyor; etti beş. Mağazanın daimi müşterisi olduğunuz için 3 de oradan; etti 8. Kasiyerin amcasının oğlunun milli olmasını kutlamak için de banka yeniden 4 taksit daha soruyor. Kabul ediyorsunuz (kulağa harika geliyor çünkü) ve bir külotlu çorabı 12 taksitle alıyor ve henüz ilk taksidinin vadesi gelmeden de çorap çöp oluyor. Yaşamadık mı? Yaşadık!

Neyse ki tam bilmediğim bir sebepten ötürü devlet buna el koydu da maksimum 9’a bölünebiliyor alışverişler, o da belli bir tutarın üzerindeyse sanıyorum. (maksimum taksit tutarı bilgim dahilinde değil, zaten bu da bir bilgilendirme yazısı değil)

Şimdilerde ise yeniden yepyeni bir sistemle posa tutup ‘dıt’ sesini duyunca ödeme işleminin başarılı olduğunu söyleyen ‘temassız’ özelliği geliştirildi. Dolayısıyla ‘cırt cırt’ sistemi de yerini akbil gibi kullanılabilen bir alışveriş sistemine bıraktı. Tabi bunların yanı sıra akıllı telefondan ekranı okutup geçmek de özelliklerden bir başkası. Her şey daha da, daha da ‘DAHA DA’ düşünmeden tüketebilmemiz için. Her şey, alıp-vermekle ilgili. Ama tabi bir sefer vermekle olmuyor. Mesela alışveriş yapıyorsunuz ve kasada kartı ‘veriyorsunuz’ ama esas olarak extre kesim tarihinden sonra ‘veriyorsunuz’.

Evet alışverişinizi nakit parayla yapmıyorsunuz belki ama borcunuzu nakit parayla ödemek zorundasınız. Sanal para olmuyor ne yazık ki… Nakdiniz oraya gidince, ay sonunda ata sporumuz olan avuç içi yalama’ya da düşmemek adına yeniden karta yükleniyoruz. Kart, para, kart, para, kart, kart, kart… Hani para?  YOK! Neden? Çünkü bitti! Aradaki makas da açıldıkça açılıyor haliyle. Bir türlü o eski dengeli, olunca harcayıp, olmayınca kırıp dizimizi oturduğumuz devir mazi olup düşüyor hatrımıza…

Bu kısır döngüden bizi ne kurtarır emin olamıyorum. Belki kartın borcunu ödemeye devam etmeli ama fiili olarak hayatımızdan çıkarmalıyız. Eninde sonunda o borç bitecek ve biz her şeye baştan başlayabileceğiz.

Belki gerçekten gidip kredi kullanarak borcumuzu kapatmalıyız.

Belki elde avuçta olanı satmalıyız. Bilemiyorum. Bildiğim, güvendiğim ve gerçekleşmesini umut ettiğim tek şey şu; uyuşturucu ile mücadele olduğu gibi kredi kartı kullanımıyla da mücadele geliştirilmeli. Çözümler sunulmalı, eğitimler verilmeli ve devlet bir kere verip de karşılığını alamadığına el uzatmalı, bunu karşılıksız yapmalı… Bu sistem minik minik hayatımızdan çıkmalı. Kazandığımıza artık elimiz değmeli. Yazık… Her sabah işe gideceğiz diye arkamızda bıraktığımız bebemize yazık. Geri kaldığımız sohbetlere yazık. ‘Ay sonunu nasıl getireceğim’ diye geçen gecelere yazık… Bu insanları bu kadar çaresiz bırakan asgari ücret artışına yazık…

Zengin zaten zengin…

Yazan; ben. Yazdıran; hayat. Ütopya’dan sevgilerimle…

 

Özgüven & Ego

Vakti zamanında bir dergide okumuştum; ‘özgüvenli çocuk yetiştirmenin püf noktaları’ diye. Sonradan kazanılan bir şey olduğunu ve zaman zaman içimi kaplayan bu ‘eziklik’ hissini kontrol altına alabileceğimi umduğum bir ışık oldu. Okudum ben de. Yanlış hatırlamıyorsam, yaklaşık 3 tam sayfalık bir Freud’sal mantıktan seçmelerle, olan üç gram aklımı da kaçırıp, iyice ‘beyinsiz’ olduğuma kanaat ettikten sonra kapadım dergiyi.

Zaman içerisinde, hayatın da gayet bonkör davranarak karşıma çıkardığı ve beni başarısız kılan onlarca olaydan sonra hala ayakta kalma dürtüme hizmet ediyorken anladım ki, o işler ne yazık ki okumakla olmuyor. Tecrübe şart! Edinilen tecrübeden bir ders çıkarmak şart! Çıkarılan dersi sindirip tek cümlelik bir öğüt gibi cepte tutmak şart! Ancak öyle olunca kavrayabiliyorsun her satırını üçer kere okuduğun o yazının aslında tam olarak ne anlama geldiğini. Bir anda “haaa… dimiiiii? Evett yaaaa!” olup level atlıyorsun. Muazzam bir aydınlanma ve içinden gelen alkış sesleriyle durumun sahipliğini özümsüyorsun.05d82cace10640c246875b38f4657ee2

Özgüven, varoluşsal sürecinizin içerisinde ‘ne olmak istediğiniz’ (ya da olduğunuzu sandığınız) ve ‘aslında ne olduğunuz’la (yani biraz da ne olmadığınızla) alakalı. Olduğunuzu sandığınız ve aslında olduğunuz şey birbirine yakın şeylerse, hayattaki duruşunuz itibariyle özgüvenli sayılıyorsunuz. Lakin, olduğunuzu iddia ettiğiniz şey ile aslında dışarıdan göründüğünüz şey arasında Vardar Ovası genişliğinde bir boşluk varsa, işte o zaman özgüvenden bahsetmek yersiz bir mücadele oluyor. Çünkü bunun adı özgüven değil, o andan itibaren EGO oluyor.

Normal yaşantımızda egodan ve egolu insanlardan fazlasıyla mustaribiz aslında. Herkesin diline pelesenk olmuş bu minik kelime. Ancak doğru yerde mi kullanıyoruz bu kelimeyi, bir irdelemek lazım kanısındayım. Gelin, bunu örnekleyerek ve kıyaslayarak madde madde sıralayıp anlamaya çalışalım;

            ÖZGÜVEN’Lİ BİREY               EGO’LU BİREY
Sakindir. Hırslı ve aşırı heyecanlıdır.
Emin adımlarla ilerler. Acelesi yoktur. Tez canlıdır. Çok acelesi vardır.
Kendinden emin olmakla beraber en iyi bildiğine bile şüpheyle yaklaşır. Kendinden ‘gayet’ emindir. Şüphe mi? O da ne!?
Hataya açıktır. Hatalarından ders çıkarır. O asla hata yapmaz!
Mütevazidir. Ukaladır.
“Ben yapabilirim.” “Yaparım yaaa nedir yani… Götümle yaparım..”
İçten gelir. Dışarıyla alakası yoktur. Dışa bağlıdır. İçerisi karanlık ya!
Yanında kendinizi her anlamda konforlu hissedersiniz. Sürekli pohpoh gerektiğinden, baya bir yorucu olabilir.
Elindekiyle yetinmeyi bilir. Toktur. Elindeki mi? Açtır aç!
Alçak & koca gönüllüdür. Safi kapristir.
Ortak bir kararın doğruluğuna inanır. Yalnızca kendi aldığı kararların doğruluğuna inanır.
Candan Erçetin – Elbette şarkısıdır. Demet Akalın – Afedersin şarkısıdır.
Bilgi ve yetenekle sağlanır. Cehalet yeterli bir sebeptir.
‘Ben’dir. ‘Bencil’dir.
Asildir. Tatlı su kurnazıdır.
Ayakları yere basar. Kanatları vardır.
Egoyu yeteri kadar kullanabilen bireylerdir. Özgüvenden yoksundur.
Mustafa Kemal Atatürk’tür. Bilen bilir, hangi Türk’tür…

 

Birey, başkalarının kişiliğini eleştirmek yerine evvela kendinden pay çıkarmalıdır. Hoş, egolu birey doğal olarak bunu da reddedecektir ama olsun, örneğin her gece kendimize sormalıyız ‘bugün ne yaptım?’ diye. Her şeyi bilmenin, her yemeği pişirmenin, her kitabı okumanın, her yeteneğe sahip olmanın, herkesi aşık etmenin, her ortamın lideri olmanın, her sorunun cevabını bilmenin, istisnasız herkes tarafından sevilmenin, biçilen her rolü başarıyla yerine getirmenin, her kültürü bilip her milleti tanımanın imkansızlığını kabul etmek gerekir bazen. Durduğumuz yeri iyi anlamamız lazım. Karşımızdaki insanların aklına azıcık saygı duymak lazım. Unutmayın ki en büyük zayıflık karşınızdakini hafife almaktır.

 

 

 

2. Gün-2: Makas

Herkesin en az bir yabancı dili ana dili seviyesinde konuşabilmesi şart arkadaşlar. Bunu ukalalık, çok bilmişlik olarak almayın lakin tecrübeyle sabit, kimin ne zaman nerede olacağı, nerede yeniden kendine bir hayat kuracağı veyahut nerede yeni bir iş fırsatı çıkacağı asla belli olmuyor. Yarınlarımız meçhul, ‘5 yıl sonra kendini nerede görüyorsun?’ diye sorduklarında bundan 5 yıl evvel, asla olduğum yerde görmüyordum kendimi, ihtimal vermezdim yani.

Anladım ki yaşam, ihtimaller üzerine kurulu ve her aklımıza gelen ve ‘yok artık’ dediğimizin başımıza muhakkak geldiği bir tuhaf şey. Acılarla yoğurulup, sevinçlerle pişiyoruz. Lakin, ne yapsak olmuyoruz…

Eksiliyoruz. Gidenin yerine yenisini koymak için mücadele edip, gelen yeniyi beğenmiyoruz. İnsanlar konuşa konuşa değil, birbirlerini kıyaslayarak anlaşırlar, göremiyoruz. Reddediyoruz çoğu zaman anlamlandırmayı başardığımız şeyleri de… Aklımıza yatmayan ya da yatıp da kabul etmek istemediğimiz ne varsa ‘yanlış’ deyip çıkıyoruz işin içinden…

Yanlış! Kime göre yanlış? Neye göre yanlış?

*

Kocam evden çıktıktan sonra birkaç dakika olduğum yerde kaldım. Aynaya bakmak istiyordum, nereme ne oldu diye. Kımıldayamıyordum. O anda, orada, şiddetli bir ışık huzmesi içinde göğe yükselsem… Deprem olsa, evim çökse ve ben altında kalsam… Bir an için, saniyenin dörtte biri süresinde bir şey olsa ve ben geçmişime ışınlansam, mesela 12 yaşıma… Ama hiçbir şekilde kımıldamak zorunda olmasam… Çünkü bir kere kımıldarsam, devamını da getirmem gerekir. Aynaya bakıp yüzümdeki tahribattan emin olduktan sonra ağlamam; ağlamam bitince, dağınık yatağı toplayıp üzerimi değiştirmem; giyindikten sonra belki kendime bir kahve yapmam…

Ben bunların hiçbirini yapmak istemiyordum. Ben normale dönmek istemiyordum. Ben, o anda artık yalnızca beni ilgilendiren, bana ait ve benim için bir şeyler yapmak istiyordum. Artık sevecek, dayanacak, direnecek, geç bunları, sevilip el üzerinde tutulacak bile gücüm kalmamıştı. Totem yaptım ben de…

Totemleri severim oldum olası. Yalandan da olsa umut verir, mutlu ederdi beni.

  • İçimden 10’a kadar yavaşça sayacağım. Eğer korna sesi duyarsam o çok sevdiğim walkman’i annem alacak bana!
  • Sıradaki şarkıyı kadın söylüyorsa X benden hoşlanıyor!
  • Köprünün tam ortasına geldiğimde kırmızı ışıklar yanmaya başlarsa, o da beni düşünüyor!

Yine bir totemle hayat döngümü değiştirmeye karar verdim.

  • Eğer 5 dakika içinde telefonum çalarsa, ben kendim için……………

Hayatımda hiç bu kadar şoke olduğum, gurur duyduğum, özgüven dolduğum, ağlamıyor olmama rağmen gözlerimden oluk oluk yaşların boşaldığı ikinci bir anı daha anımsamıyorum. Totemimin devamını içimden geçirmeye fırsat kalmadan, telefonum çalmaya başladı. Artık direnmek anlamsız. Bu bir işaret! Hareket etmeli, önce telefonu cevaplamalı, ardından da ne gerekiyorsa onu yapmalıydım.

Arayan Buse’ydi. Çok yakın arkadaşım. Açtım ama konuşacak mecalim yok… Direkt olarak ‘ben seni sonra arayayım mı Buse?’ dedim. ‘Olur!’ dedi, kapattı.

Acaba Buse’yle konuşsa mıydım? Ne yapabilirdi ki? Anlamsız yere kızın enerjisini emecek, kafasını karıştıracak ya da gereksiz sorumluluklar altına sokacaktım. Ama onun varlığına ihtiyacım vardı. Birilerinin desteğine, yanağımı okşayıp, ‘her şey çok güzel olacak’ demesine ihtiyacım vardı. Telefonun saatine baktım; tam tamına bilmemekle beraber, aşağı yukarı kocam evden çıkalı 10-15 dakika olmuş diye tahmin ettim. Yaşadığı bu utanca birkaç saat eve gelmez. Ama nerede? Nerede olduğunu öğrenmem lazım. Lazım ki, ne zaman döneceğini kestirip ona göre davranayım.

Emin ol, o esnada aklımdan geçen tek şey, ona yakalanmadan sigara içebilmekti. Sırf bunun için yemin ederdim. Ama bilinçaltı inanılmaz enteresan bir yer… Oradakilerin farkına varmam biraz zaman aldı.

Hiç erinmeden telefonu elime aldım ve kocamı aradım, açtı;

-Efendim? (Titreyen, bok gibi bir ses)

+Gelirken süzme peynir alır mısın?

-NE? (Adam şok!)

+Ne ne?! Süzme peynir diyorum, alır mısın?

-Erken gelmem ben. Marketi arayayım…

+Kendim de arayabilirim, sağol!

-Beril?

+Evet?

-Ben çok üzgünüm… Gerçekten bak….

+Sonra konuşuruz, beni biraz kendi halime bırak..

-Peki, görüşürüz o halde, ben teknede olacağım aklın kalmasın.

+Tamam, bye!

 

Daha önce de saçma sapan ve yersiz telefon görüşmeleri yapmıştım ama bu en ilginci oldu kabul ediyorum. Ama biliyordum ki artık, eve akşamdan evvel dönmez. Döndüğünde mutlaka alkollü olur ve zaten daha yeni sabah suçlusu olduğu için, akşamında dokunmaz bana, ne fiziki ne de psikolojik. Önümde uzun bir gün var bana ait.

Bağdaş kurmuş olduğum bacaklarım uyuşmuş. Milyonlarca karınca, börtü böcek aynı anda bacaklarımda yürüyor. Kökü bende ama uzantıları hareket ettiremiyor olmam pek de bana aitmiş hissi uyandırmıyor. Kalktım bir şekilde. Mutfağa inip kendime okkalı bir Türk kahvesi yaptım. Sade ve bol köpüklü… Sakladığım yerden sigaramı da alıp balkona geçtim. Dün bıraktığım sandalyeme oturup Boğaz’ın muhteşem manzarasına, kapının önünde yürüyen insanların neşeli seslerine, teknelerin üzerinde çılgınca uçan martıların çığlıklarına bıraktım kendimi… İlk kez gördüğüm şiddetten neredeyse mutluydum. Çünkü ilk kez kendimi güvende hissediyordum. Nasıl bilmiyorum ama güvendeydim o anda. Aklıma geldi bir anda kalkıp, evin kapısını kilitledim.

Kahvem bitmiş. Sigaraya doymuş. Yeterince D vitamini aldığımdan da emin olmuş bir halde içeri girdim. Vazosundaki çiçeğine kadar kendi elimle seçmiş, bu muhteşem büyüklükteki salonun hakkını verebilmek için türlü çeşit dergi-kitap okumuş, iç mimar arkadaşlarımdan akıl almış, hepsinin en kalitelisini bulmak, en hayalimdekini yakalamak için o imalathane senin bu showroom benim gezmiş, sonunda evimi şahane bir yer haline getirmiştim. İnsanın içini ısıtan bir mekan yaratmayı başarmıştım. Evimden genellikle hiç eksik olmayan misafirlerim ve kendim için, dergilere kapak olacak bir salon… oturduğun zaman içine gömüldüğün kocaman bir L koltuk. Uzun sohbetler edebileceğin en az 12, en fazla 16 kişilik kütük bir yemek masası. Acayip rahat ve kendi tasarımım olan sandalyeler… Masanın tepesinden sarkan avizeler… ‘Zevkli kadınım vesselam’ diye düşündüm bir an.

Yukarı yatak odasına çıktım yeniden. Üzerimi değiştirip bavulumu çıkardım. Sanki daha önceden hazırlanmış gibi hissediyordum. Sanki defalarca bu işi tekrar etmişim kadar tereddütsüz hazırlanıyordum. Bavuluma ihtiyacım olabilecek her şeyi doldurdum. Kasadan birkaç parça takımı aldım. Biraz nakit para vardı. 750TL kadar, onu da aldım. Pasaportumu da aldım mı tamamdır. Spor ayakkabılarım ayağımda, üzerimde bir tişört, bir kot, bir hırka… öylece durdum.

Bu kadar mıydı benim hikayem? Gidişim suskun mu olacaktı? Böyle mi bitecekti? İçim el vermedi. Kendimden ziyade kocama yakışacak bir veda etmeliydim. O vedaların en güzelini, en özelini ve en unutulmazını hakkediyordu. Zira beni bataktan kurtarmış, beni alarak namusumu temizlemiş, orospuluğumu görmezden gelerek evine hanım yapmış… Sinirliyken, üzgünken, kızgınken birkaç söz söylemesi canımdan eksilmez ya! Ne var yani? Sonuçta ‘her şeyime rağmen’ beni seviyor! Altımda arabam var, anamın evinde mi gördüm arabayı? Ha ha ha! Ne arabası, kendime ait bir yatak odam bile yokmuş, salonda koltukta uyuyormuşum! Onla evlenince olmuş neyim varsa, falan filan…

Ne diyebilirim ki, evet arabam yoktu ama tüm taksiler benimdi. Evet kendime ait yatak odam yoktu çünkü yatak odamı anneanneme tahsis etmiştim. 80 yaşındaki kadını koltukta mı yatıralım, yer yatağında mı? Amaaan beee! Kime, neyi açıklıyorum ki ben!..

Kocama layıkıyla bir veda edebilmek için ihtiyacım olan, yalnızca bir makastı. Hayali ya da gerçek, bir makasın olduğu her yerde, her zaman yeni başlangıçlar vardır. Bunu asla unutma!

Aldım makası elime, daldım dolabın içine… doğruyorum, ama ne doğramak… İnsanlar böyle böyle duygularla üçüncü sayfa haberi oluyor demek ki… Zaten bu hayatta ya katilsin ya kurban! Ya avsın, ya avcı. Günün birinde, işler tersine döner de av, avcıyı avlarsa…

Her şeyi; o çok sevdiğim salondaki koltuklar da dahil, perdeler, kırlentler…Ne var ne yoksa, her şeyi doğradıktan sonra aklıma geldi aynaya bakmak; tam evden çıkarken… Suratımda 5 parmağının izi çıkmış, ciddi bir kızarıklık var şimdilik, çenemden şakağıma kadar. Biraz da gözümün kenarı… Kürek kadar elleriyle, var gücüyle… Muhtemelen akşama dek morarmış olacak… Ama önemli değil. Bu iş yorucuymuş, V yakalı tişörtüm kaymış, sütyenim meydanda, düzelttim. Kotum kıçımdan kaymış, yukarı çektim. Hırkamı düzelttim. Saçlarımı ellerimle şekillendirmeye çalıştım, oldu gibi… Sırt çantamı omuzuma atıp, tekerlekli bavulumu da arkama kattım… Evet, işte hazırım, ben gidiyorum!

*

2. Gün: Uçuşan yaprak, boş bir salıncak…

Siz zamanı durdurabilir misiniz?

Zamanda yolculuk yapabilir misiniz mesela?

Günler, aylar hatta yıllar önce gerçekleşmiş bir şeyin acısını aynı şiddetle yüreğinizde duyabilir misiniz?

Kendi helvanızı yediniz mi hiç? Benimki fıstıklıydı.

Sabretmek bir eylemdir. Hayata karşı bir direniştir. Sabrın bittiği yerde kararlar başlar, ani alınmış ve genellikle yanlış kararlar. Sabrın sonu selamet değil aksiyondur, benden söylemesi. Bunları neden yazdım, ben sabretmiyorum. Sabır duygum yok benim! Ama aksiyon da almıyorum. Nasıl, demeyin! Öyle. Ne bir aksiyon alacak gücü hissediyorum ruhumda ne de sabredecek sabrı… İçim tam bir çam ormanı. Minicik bir kıvılcımla alev alıp hektarlarca alan kül oluyor. Sonra günlerce içim duman doluyor. Sonra yerine yenilerini ekiyorum. Büyümesini bekliyorum. Her bir yaprağını ayrı ayrı öpüyorum. Gölgesinde dinleniyor, dallarına salıncaklar kurup çocuk şarkıları söylüyorum sallanırken. Sonra yeniden bir kıvılcım, kocaman bir yangın, puf diye kaybolan bir orman, duman, İstiklal Marşı ve kapanış.

 

Düşünüyorum; hani derler ya “birinin ahını aldım herhalde” diye… Ben bu hayatta en çok annemin ahını aldım ama bilirim ki hiçbir anne evladına bu sonuçları doğuracak bir ah etmez. Arkadaşlarımı düşünüyorum; kızlı-erkekli… Kimin ahını aldım acaba diye… Arkadaş lan bu, kim düşünür ki ah etmeyi… İş yaşantımı düşünüyorum, birinin ekmeğiyle mi oynadım farkında olmayarak diye, yok, o da yok! Belki de ben birine bir beddua ettim, döndü dolaştı beni buldu. Kim bilebilir ki?

*

Elimde dibi kurumuş kahve fincanımla bütünleşmiş bir halde ufukta bir yaşam belirtisi ararken bitti yine yanı başımda lanetullah! Bu saate kadar burada mı oturmuşum da, neden yatmamışım da, insan üzerine bir şey örtseymiş de kıçı donmuş da, aa o da neymiş öyle sigara mı içmişim de, hani sigarayı bırakmışım da, bana yazıklar olsunmuş da, zaten hayatım yalan dolanmış da, bu konuyu konuşacakmışız, bu burada bitmemiş de, telefonu neredeymiş de, hadi artık yatağa geçiyormuşuz da…

Sabahın dördü. Kör karanlıkta balkonda öylece oturmuş mal gibi denize bakıyorum. Çok uzaklarda titreyen ışıklar altındaki insanları düşünüyorum; “şu anda benimle aynı şeyi yapan kaç kişi vardır?” filan diye… Gayet masum, hüzünlü ve yalnız, kendi çapımda takılıyor, “ben ne zaman böyle bir insana dönüştüm” diye kronolojimi inceliyordum.

Sabahın dördü. Kör karanlıkta ensemde bitmiş sürekli soru soran ve yorum yapan bir koca… O konuştukça içimde “aldatıldık, aldatıldık sevda böyle değil” diyen Rengin… Kocanın sesini duyduğum an doluyor gözlerim. O emreden, o hükmeden ses tonu… O buyurgan tavırlar… Hızlı hareketlerde baştan ayağı süzen gözler ve bunu birkaç kere üst üste yaptığında otomatik olarak yarattığı ‘sana bakarken midem bulanıyor’ efekti…

Derin ve sesli bir nefes alıp kalktım ayağa. “ne ofluyorsun ne var?” dedi agresif bir şekilde. “Bir şey yok nefes aldım, izninle” deyip sessizce mutfağa gidip bir şişe su aldım, dönüp balkonu kapadım. Işıkları söndürdüm, yukarı yatak odasına çıktım. Yatağa girdim ve kendimi bildim bileli uyuyabildiğim tek pozisyonu aldım; sağ omuzumun üzerine yattım.

*

Burada biraz es vermek istiyorum. Bazı sorularım olacak size; insanlar neden evlenir? Aşk nedir ve aşık olduğunuzu nasıl anlarsınız? Orospuluk nedir, orospu kime denir? O herkesin dilinde olan ‘saygı sınırları çerçevesinde’ ki saygı, nerede başlar, nerede biter? Düzeltemeyeceğinizi anladığınız bir şeyi daha da bozmak mı yoksa her şeyi olduğu gibi sineye çekmek mi daha mubah? Bu ülkede namus için cinayet işlemek sorun olmuyor da, gururu için cinayet, neden 20 yıldan başlıyor? Egoyu kontrol altına almak bu kadar mı zor ve son soru; en büyük soruna bile sevgiyle yaklaşmak için daha ne kadar üzmeniz ve üzülmeniz gerekiyor sizce? İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz!

*

Gerçekten ne istediğini bilmeyene Allah’ın da yapabileceği bir şey yok bence.

Vermiş aklı. “Düşün, bul” demiş. Düşünüp bulamıyor veyahut bulduğundan bir halt yapamıyorsan bu tümüyle senin meselen. “Oku” demiş mesela. Atalarımız da bundan feyz alıp “oku, adam ol” demiş. Adam olmak…

Var mı aramızda adam olabilen?

Bu satırları okuyup, parmak kaldırabilecek, söz hakkı tanındığında usulca ayağa kalkıp ceketinin önünü ilikleyerek kendini tanıtabilecek?.. Muhtemelen yoktur. Adam olmak öyle basit bir şey değil çünkü. 4 harf, 2 hece, tek kelime değil adamlık.

Size şimdi uzun uzun anlatır, adamlığınızdan utandırırım da, konumuz bu değil ve nasıl buralara geldik hiçbir fikrim de yok!

*

Tam macera dolu hayatıma yeni bir sayfa açmak üzere yataktan çıkacaktım ki, “biraz konuşalım mı?” dedi. “Sonra konuşuruz, ne acelesi var?” dedim, “kahvaltıya küs inmek istemiyorum” dedi. Peki, oturdum yatağa, bağdaş kurdum ve boş boş söyleyeceklerini dinlemek üzere suratına bakmaya başladım. İlgimi çekemiyor, ilgimi yitireli çok zaman oldu. Şaşırtamıyor beni. En son şaşırdığım, küfür ve hakaret dolu, aşırı ağır bir konuşma yaparken uyuyakalıp, 2-3 dakika sonra uyanıp kaldığı yerden devam etmesiydi. Şu yatağın ortasında oturup ilgimi çekecek, beni şaşırtacak ve yüreğimi hoplatacak ne söyleyebilir ki?

“Bak; biliyorum, seni çok kırıyorum. Ama beni biliyorsun, alkollüyken söylediklerimi dikkate alma. Saçmaladım.” Ellerimi tuttu. “Ben seni çok seviyorum. Sen benim canım karımsın ve diyorum ki bugün beraber bir şeyler yapalım. Mesela, X Mağazası’na gidip o çok istediğin küpeleri alalım, sonra da annemlere gidelim, mangal filan yakarız. Ya da ne istersen… Ya da kahvaltımızı dışarda yapalım. Ne istersen onu yapalım ama bu mevzuyu uzatmayalım. Barıştık dimi? Ha, bu arada sigara olayını ayrıca konuşacaz!! Onu unuttum sanma sakın.”

Geçen sefer de ‘çok sinirliyken söylediklerimi dikkate alma’ demişti. Ondan bir öncekinde ‘çok canım sıkkındı, söylediklerimi dikkate alma’ demişti. Tamam. Anladım. Totalde, benim kocam hiçbir koşulda dikkate alınacak adam değil. Sanırım sabah 08:00-09:15 arasında söyledikleri daha akla uygun. O aralıkta ne derse dikkate alayım, başka da almayayım. O esnada bunları düşünürken çok güldüm. Şimdi yazarken de gülüyorum. Gülmek devrimci bir eylemdir, demiş şair. Gülüyorum. Çünkü bildiğim 3 şey var; mal gibi ufka bakmak, ağlamak ve gülmek. Gülmeyi seçtim ben de. Biraz seratonin fena olmaz değil mi?

“Komik mi geliyor sana bu söylediklerim” dedi. İnsanlık için küçük ama benim için kocaman bir adım atarak “evet” dedim. “Komik. Hep aynı şeyleri söyleyip, her seferinde daha da beter davranıyorsun. İnancımı kuvvetlendirecek tek bir söz söylemedin. ‘özür dilerim’ bile demedin. Barıştım desem de senle yürekten barışamıyorum. Bana ettiğin psikolojik eziyeti kahvaltı ederek tolere edebileceğimi de sanmıyorum. Ettiğin hakaretler hala kulağımda çınlıyor. Bir insan karısına nasıl o şekilde konuşur yaa sen ne biçim bi adamsın” dedim ve dememle beraber ince bir sızı ve bir yanma hissi duydum. Ağzımın içinde metalik, tuzlu bir tat; yuttum. Yine hakaret dolu bir kamyon lafı da sol yanağımın yangınları içinde dinledim. Ve en sonunda ‘bizi bu hale sen getirdin’ dedi.

*

Kelimelerin bile anlatamadığı nokta bu işte. Ben kimim ya da kimdim? Birini nasıl ‘o hale’ getirebilirim?

Bir zamanlar birine çok acayip aşık olup, sırf onla gerçek bir cinsellik yaşamaya cesareti olmayan bir kızdım. Ve bunu yapabilecek olan başkası tercih edildi, evlendiler… Onlar mutlu oldu, ben mutsuz.

Aradan yıllar geçti yeniden çok aşık oldum, birdaha kaybetmeyi göze alamadığımdan cinseliğe de evet dedim. Tanıdığımı sanmışım, tanıyamamışım… Sanırım üçü yakın çevremden olmak üzere üç yüz yirmi dokuz bin altıyüz altmış iki kişiyle boynuzladı beni. Terkettim. Acı çektim. İntihar ettim. Ölmedim. Yeniden başlamak istedim, yapamadım. Affedeyim dedim, midem almadı. Ne yaptıysam olmadı… Yeni insanlar tanımak mantıklı geldi. Sonra bir vesile ile kocam olan adamla tanıştım. Tanışalı yalnızca üç gün geçmişti ki, “bakire misin” diye sordu. Dürüstüm ya ben. Normal şey ya, hayır dedim, değilim. Ardından sualler sürdü,

-ne zaman

-nasıl

-nerde

-kimle

-neden

-ne zaman

-kimle

-nasıl

-neden

-nerede

-neden

Beynim uyuşup insanlıktan çıkana kadar cevap verdim. Yılmadan, usanmadan, kah ağlaya zırlaya kah sinirlerim boşalmış kahkaha atarak… Kimi zaman bir politikacı edasıyla kimi zaman saf bir kız gibi ama hep cevapladım. Bir gün durup “bunu neden yapıyorum yaaa” dediğimde kendimi evlenmiş, evliliğin üzerinden 2,5 yıl geçmiş olarak buldum.

‘Sevginin düzeltemeyeceği hata yoktur bu hayatta’ dedim ve sürdürdüm evliliğimi. Bazen çok ama çok uzun aylar boyunca anormal huzurlu yaşadık. Bazen normal çiftler gibi basit şeylerden kavgalar ettik. Bazen hiç konuşmadan günler geçirdik ama bu halka bizi hep başladığımız noktaya getirdi; hep aynı şeyin kavgasına, aynı şeyin açıklamasına ve aynı şeyin kocamda yarattığı beyin hasarından mütevellit psikolojik ve zaman zaman fiziksel şiddetine…

*

Yine tutamıştı kendini. Yüzünün rengi değişti, korktu, utandı… Hemen sırtına bir şey alıp, koşarak çıktı evden. Döndüğünde bıraktığı şekilde bulamayacağından habersiz…

***

 

 

1. Gün: Sevmekle hakkından gelinmiyor nefretin…

Rezervasyonu günler öncesinden yaptırmıştık. İçerisi hınca hınç dolu, sosyetenin en gözde mekanlarından biri. Herkes iki dirhem bir çekirdek. Ambiyans tam anlamıyla insana kendini Avrupa’nın en güzel şehirlerinin birinde, bilmem kaç yıldızlı bir restoranında hissettiriyor. Az sonra canlı müzik başlayacak ve muhtemelen bir asgari ücrete mal olacak yemeğimiz daha da şenlenecek.

Özel günlerden birinde gelmeliydik belki de buraya. Lakin sevmem ben özel günleri. Bana kutlayacak daha şahsi şeyler gerekti hep. Basit şeyler; yeni aldığım kot pantolonum, kuaförde fön çektirdiğim saçlarım, mailime yanıt veren ve olumlu görüşmeler yaptığım bir müşteri adayı veya sabahki seksimiz… Kutlamaya değer, basit, şahsa münhasır şeyler… Öyle doğum günü, sevgililer günü, yeni yıl… Bana göre değil… Zorlama geliyor, mecbur kılıyor insanları.

Daha birkaç saat önce hayvan gibi kavga etmiş, ağza alınmayacak laflar işitmiştim. Her zamanki gibi çok kırılmış, sessizce ağlamıştım saatler boyu. Sevgililer günüydü ve biz, en adi sevgililik mertebesinde dahi olamayacak kadar nefret doluyduk. Birbirimizi merhametsizce süzüyor, şahsen ben onun ölmesi için yalvarıyordum içimden Allah’a. Aradan ne kadar bir zaman geçti bilmiyorum-sanırım birkaç saat-yanıma geldi. Ama ne gelmek… Elinde baltayla koşan bir Viking gibi daldı odaya “hazırlan çıkıyoruz” dedi.

İçimde bir umut kıpırtısı… Belki beni vakti zamanında davul zurnayla aldığı o apartmanın önüne geri bırakır diye… Nereye, dedim. “Yemeğe” dedi.

Yemek mi yiyeceğiz şimdi? Aklındakileri sırala desen aç karnım listeye dahil bile değilken, ağzımda biriken tükürüğü zar zor yutuyorken, ben içimin acısından nefes alamıyorken, adam beni yemeğe davet ediyordu. Ama öyle bir davet ki adeta yemeğe mecbur ediyordu. Yemesen olmaz şimdi de, gel gelelim ben yiyeceğimi yemişim…

Neyse, konumuz bu değil. Buna benzer ama tam bu değil.

Özel günleri sevmem ben. Bana daha spesifik şeyler lazım demiştim. Ama belki de gerçekten özel günlerden birinde gelmeliydik. Madem geldik, mecbur eğlenecez! Neden? Çünkü kapitalist düzenin piyonlarıyız hepimiz. Yine, deliler gibi kavga etmişiz. Nasıl mutsuzum. Nasıl kırgın… Ha, kavga dediysem öyle sizin bildiğiniz kavgalardan değil. Kavga denilen şey iki kişinin arasında gelişir. İki kişi, bir konuyu, ortak bir paydada, her ikisinin de tatmin olacağı şekilde bir noktaya bağlamak için şiddetle tartışırsa bunun adı kavgadır; bence! Bizde; o kafasına bir şeyler takar. Düşünür düşünür, içinden çıkamaz. Çıkamadıkça şişer, şiştikçe düşünür ve nihayet bunların hiçbirinden haberi olmayan bana gelir, büyük patlar. Sanki kafasında kurdukları gerçekmiş veyahut benim haberim varmışçasına… Ya da aklından geçen şeylerden ben sorumluymuşum gibi…

Ben susarım. Karışmam. Dalaşmam. Kötü söz söylemem. Ofsayt düşmemek için çizgilerimi, karşı takımın oyuncusunun pozisyonunu gözetirim. Kırılırım ama kırmam. Ben kavga edemiyorum ya. Ben birinin gözüne bakarak sövemiyorum. Ben kırıp dökemiyorum. Normal insanlar bunları dışından yaparken ben içimden yalnızca ölmem/ölmesi için dua ediyorum. Çünkü korkuyorum.

Ana yemek öncesi bir şişe kırmızı şarap açtırdık. Canlı müzik dinleyeceksek adabına uymak lazım. Türkü bar değil orası! Tabii ki çıkmadan hazırlandım. Özenle ve gözyaşları içinde… Kirpiklerimden yanaklarıma akan maskaramın karasına aldırmadan, elimden geldiğince ve yalnızca kendim için. En sevdiğim elbiselerimden biri sırtımda, yüksek ökçeli ayakkabılarım ve tüm hüzünlü zarafetimle şarabımı yudumladım, oturduğum koltuk genişliğindeki sandalyemde.

Hüzün eski ve yırtık bir hırka gibidir. Ne olursa olsun, hatta istediğin kadar kahkaha at, insanların acıyarak bakan gözlerinin menzilinden kaçamıyorsun. İlla kanayan yaranı gören ve haline üzülen birileri çıkıyor…

‘Başka zaman gitsek daha doğru olur’ diye düşünüp bunu da uygun bir şekilde dile getirmiştim. Alternatif de sunarak; “eğer illa dışarıda yiyelim dersen, eve yakın yerlerden birine gidip, yer, döneriz” demiştim. Ancak tabii ki reddedildi. Zira onun dediği olacak! Olsun bakalım. Birbirimize bahşedecek 2 kelamımız, sevgiyle bakan gözlerimiz ve gram iştahımız yokken…

Ana yemekler geldi. İlk kadehler bitti. Bir sanat eseri gibi önümde duran tabağım bana, ben tabağıma bakıyorum. Müzik başladı. Önce, hiç bilmeyenin bile kulağının aşina olduğu birkaç klasik müzik eseri, ardından tam bir JoyFM klasiği olan slow hitlerden birkaçı ve sonra… Sanırım bu hayatta en sevdiğim ve beni en hüzünlendiren eserlerden biri; Farid Farjad’ın Goleh Pamchal’ı çalmaya başladı.

Yaklaşık beş buçuk dakikalık bu eser boyunca 2 ya da 3 kere nefes alabildim. Soluksuz, sessiz bir ağlama krizi. Gözyaşlarımdan önümü görmüyorum. Nasıl bir boşalmak anlatmamın imkanı yok. Bin yıllık acım aktı gözlerimden. Kırgınlıklarım yanaklarımdan önümdeki tabağın içine doldu. Kızgınlıklarım yaktı gözlerimi, burnumun direğini. Hasretim yalnızca huzura… Şarkının son notaları da basıldıktan sonra biraz kendime gelmek üzere lavaboya gittim. Çıktığımda kapıda bekliyordu. Beni merak etti sandım önce ama… Hesabı ödemiş, valeye verdiği arabayı istetmiş. Eve gidiyormuşuz. Zaten tabağıma dokunmamışım. Zaten hiç gelmemeliymişiz… Rezil olmuşuz…

Rezil olmak ne ilginç bir eylemdir. Nerede ne zaman, ne yaparak rezil olacağını katiyen kestiremezsiniz bu hayatta. Götünüz açık gezersiniz adı moda olur da şarkıda ağlarsınız adı rezillik olur. Değişik tabi. Anlamak lazım. Hırsı bana değil, hırsı kendine. Anlıyorum ama dayanamıyorum. Ne yapayım?

Hafifçe kolumdan sıkarak yönlendirdi beni kalabalığın içinden kapıya doğru. Bu hafifçe sıkma eylemini annem de yapardı ben küçükken. Çocuğum, gördüğümü istediğim zamanlar oluyordu. Hafifçe tuttuğu elimi sıkıp çıkarırdı beni her neredeysek. Kimse anlamazdı. Yemin etsem inanmazlardı. O kadar profesyonelce yapardı bunu ve anlamı şuydu; hele bi eve gidelim, ben biliyorum sana yapacağımı.

Bu da aynıydı. Tuvaletten kapıya doğru yürüyebilmek için birilerinin kolumdan tutmasına hele hele sıkmasına hiç ihtiyacım yoktu, yolu bulurdum. Ama o hareket satır arasında bir tehditti; hele bi çıkalım şurdan o zaman hesaplaşıcaz!

“Geç kullan arabayı” diye buyurdu çevirmelere gelesice. Geçtim kullandım. Bir tümsekten geçtim biraz süratle, dikkat etmedim, görmedim tümseği. “Adam gibi kullan” dedi. Sarı yandığına adım gibi emin olduğum ışıkta azıcık daha süratlenip geçtim. Kırmızıda beklemek istemedim çünkü “kırmızıda geçtin kör müsün?” dedi. Yol bomboştu. Araba üç bin motor. Biraz bastım. “yarak mı var bu kadar basıyosun, yavaşla biraz yavaşla!” dedi. Eve geldik, göt içi kadar park yerine hangar kadar aracı sokamadığımdan “bir boku beceremiyosun, in şurdan ben yaparım” dedi. Yapamadı. Otoparkta park halindeki tüm araçların sahiplerine ana avrat sövdü. Eve girdik. Elini ışığı yakmak üzere düğmeye atmasıyla ampulün patlaması bir oldu. Yemin ederim Edison’a bile sövdü. Kendimi yerine koydum. Nefreti ve öfkesi ağır geldi taşıyamadım. İçeri girip sakince abajuru yaktım. Loş sarı ışıkları oldum olası sevmişimdir. İçim bir saniyeliğine huzurla doldu. “Kahve yapıcam kendime, sen de ister misin?” dedim, çay istedi o, çay demledim. Demini almasını beklemeden de sızdı kaldı uzandığı koltukta.

Kahvemi uzun uzun içmeyi severim ben. Soğutarak ve son damlasına kadar tadını alarak. Yanına bir de sigaramı alıp çıktım balkona. Derin bir nefes çekerken içime aklımda tek bir düşünce vardı; ‘sevmekle hakkından gelinmiyor nefretin!’

***