Son Yazılar

İzle! / The Handmaid’s Tale

Herkese merhaba,

Uzun zamandır yazmıyor, okumuyor, yalnızca izliyordum. The Handmaid’s Tale açık ara farkla şimdiye dek izlediğim yabancı diziler içerisinde bir numaraya yükseldi.

Margaret Atwood’un Damızlık Kızın Öyküsü adlı eserinden uyarlanan (-ki ben kitabı duymuştum ama okumamıştım) bu dramanın başrollerinde Elizabeth Moss, Yvonne Strahovski, Alexis Bledel, Joseph Fiennes ve Ann Dowd var. Her biri birbirinden başarılı bu kadro, muazzam bir öykü ve kurguyla birleşince soluksuz izleyeceğiniz (Haziran’a dek 2 sezon olarak) bir dizi olmuş. Bunu yalnızca ben değil tüm dünya aynı şekilde yorumlamış olacak ki neredeyse 20 ödülü var (yalnızca iki yılda).

Garip bir konusu var lakin izledikçe “olsa, aynen böyle olur, başka ne olacak ki” dedirtiyor. Dizi bugünün ABD’de geçiyor. Daha doğrusu artık Gilead olarak anılacak ve tüm dünya tarafından tanınmaya çalışan yeni bir ülkede…

Artan eşcinsellik, özgürlük adı altındaki fütursuz yaşam tarzı, kadınların erkeklerden daha öncelikli ve önde olması, artan okuma-yazma oranları, kariyerin ev hanımlığının önüne geçmiş olması ve her yıl giderek azalan doğum oranları sebebiyle lanetlendiklerine ve dünyanın temizlenmesi gerektiğine inanan bir grup insan savaş ilan ederler ve ABD sınırları içerisinde Beyaz Saray’dan tutun da restoranlara kadar her şeyi yerle bir edip yeniden, her şeyiyle yeni bir ülke kurarlar (Gilead). Artık kimse eskisi kadar özgür değildir. Kurucuların kendileri bile…

İlk sezonunun ilk 4 bölümünde baya canınız sıkılacak, içiniz sıkılacak, benden söylemesi! Ancak ondan sonra hem bu yeni ülkenin yönetim biçimine alışacak hem de heyecanla akışın esiri olacaksınız.

Fikir edinmek isteyenler için; Trailer / Season1

Trailer / Season2

BluTV’den izleyebilirsiniz.

Keyifli seyirler.

 

 

Reklamlar

Güzel kalpli insanlar olsun etrafımızda!..

Geçen gün bir arkadaşım aradı. Uzun uzun konuştuktan sonra “bomboş bir insansın. İş kendi işin, ister gidersin ister gitmezsin. Çoluğun çocuğun da yok… Bari arada gel de benim kızlarıma teyzelik yap!” dedi. İlk seferinde dikkate almayıp, aslında bomboş bir insan olmadığımı, yoğun bir hayatım olduğunu, bazı günler 24 saatin dahi bana yetmediğinden bahsettim, gülümseyerek. Şaka yapıyor diye düşündüm. Ciddi olduğunu “bomboşsun, çoluk çocuk yok, kafana göre yaşıyorsun, sorumluluğun yok” diye üçüncü kere tekrar ettiğinde anladım.

Çocuksuz kadın meyvesiz ağaç derler değil mi?

Bir topluluk içine girdiğimde ilk sorulan “çocuk yok mu ya, ne zaman yapacaksın?”

Geçen Cumartesi günü yeğenimin 40 mevlütünü okuttuk. Dua başladığında ben mutfakta hazırlıkları tamamlamaya çalışıyordum. Bitip de insan içine çıktığımda beni hayatında ilk defa görmüş olan ve ücreti mukabilinde evimize soktuğumuz hafız kadın bile “yavrum ben sana da dua ettim, duydun mu, Rabbim sana bir evlat versin diye” dedi. Kayınvalidem, halalar, yengeler, komşular… Yeğenimi 10 saniye kucağıma almamla aynı anda konuşmaya başladılar “ay eline ne kadar yakışıyor senin öyle allahım inşallah sana da nasip etsin. Bak hayırlı haberlerini bekliyoruz” vs vs vs.

Elime ne kadar da yakışıyormuş… Bak sen! Tektaş yüzük mü bu? Bebek ayol bebek!!! Elimde eğreti dursa ne olur?!!

Pazar günü de kalabalık bir ekiple orman içi bir mekanda kendin pişir kendin ye şekli yapalım dedik. Malum havalar artık şahane, evde oturmak olmazdı… Bir tanıdığımızın daha önce hiç denk gelmediğim eşi 50 adımlık tuvalet mesafesinde beni durdurup “daha organik beslenmek lazım çocuk sahibi olmak için. Her sabah, sen de eşin de keçi boynuzu pekmezi yiyin. Hem böyle bir elinde rakı bir elinde sigara… İstesen de olmaz! Ha ayrıca siz neden tüp bebek denemiyorsunuz? Yaptır, hemen olsun… alırsın bir an evvel ikizlerini kucağına, kurtulursun bu dertten” dedi.

Bu dert?

Hangi dert?

Ben dert sahibi mi oluyorum şimdi?

Çocuğum yok diye neden sürekli ilgi odağı benim? Neden her ağzı açılan çocuktan bahsediyor? Neden mesela, mutlu olup olmadığımı soran bir allahın kulu yok?! Neden yorgun olup olmadığımı ya da üzerimdeki kıyafeti nerden aldığımı, günlük siyasi haberleri veyahut piyasaların durumunu soran kimse yok?

Bill Arnet’in bir sözünü okumuştum; cehalet ile açıklayabileceğin bir şeyin ardında kötü niyet arama der. Başlarda ‘vay anasını, çok haklı’ desem de ne yazık ki artık aynı fikirde değilim. Çünkü yıldım! Bence insanlar artık cahil değil, yalnızca kötü. Merhametsiz, duygusuz ve uygunsuzlar. Karşılarında bu gerçekliği yüzlerine vurabilecek cibiliyette biri olmayınca da veriyorlar lafın gözüne gözüne…!

Kötülük, besin değeri bu kadar yüksek bir şeyse… Bir araçsa… Kolaylıkla icra ediliyor ve kafa yormaya hacet kalmıyorsa, ben bunca yıl boşuna hiçbir şey olamazsam bile iyi bir insan olurum‘ demişim kendi kendime?!!

Üstelik o kadar çoklar ki…

Güzel kalpli insanlar olsun etrafımızda!

Sevgiler.

Bi’şey yapmalıyız…

23 Nisan’da 4 Suriyeli bir olup 4 yaşındaki bir kız çocuğuna tecavüz edip öldürüyorlar!

Balıkesir, Burhaniye’de REHBER ÖĞRETMEN yaşları 9-11 olan 2 erkek çocuğa cinsel tacizde bulunuyor!

22 Nisan’da Küçükçekmece’de 5 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismar gerekçesiyle 9 kişi göz altına alınıyor!,

Gece saat 01:00 sularında evine dönmeye çalışan 32 yaşındaki kadın, bindiği taksinin şoförü tarafından tecavüze uğruyor!

Şişli’de bir parkta uyuşturucu madde verilerek evsiz bir kadına tecavüz ediliyor!

Sevgilisinden ayrılmak isteyen genç kız 9 gün boyunca bir eve kapatılıp tecavüz ve darp ediliyor!

Marmaris’te tatil için gelen 35yaşındaki turiste darp ve tecavüz ediliyor!

Bağcılarda %70 zihinsel engelli olan 44 yaşındaki bir kadına, üstelik kendi evinde, 2 kişi tecavüz ediyor. Apartman dışında sıranın kendilerine gelmesini bekleyen 4 arkadaşı da doğru daireyi bulamadıkları için tecavüzden mahrum kalıyorlar!!

Daha yazmamı ister misiniz?

*

Yazar Azra Kohen sosyal medya hesabından şu yazıyı paylaşmış bu sabah. Der ki,

“Küçük bir kuzuyla çiftleşmeye kalkan bir koç hiç görmedim mesela.. Ya da buzağıya musallat olan bir boğa.. Civcivi kovalayan bir horoz ya da kuş yuvasına yavrularla çiftleşmek için gelen erkek bir kuş hiç görmedim.. Ne kedilerde gördüm ne de köpeklerde. Yılanlarda, çiyalarda, en tehlikeli bilinen hayvanlarda dahi görmedim.

Bırakın 3’ü, yaşı henüz reşit olmamış bir çocuğa cinsel obje gözüyle bakabilen şerefsizlere ‘hayvan’ demeyin. Bu hakareti haketmiyor o asil canlılar… Pisliklerin olmadığı bir dünya diliyorum.”

Ne diyeyim şimdi bunlara? Nasıl anlatayım korkumu, hıncımı, acımı? İlla benim başıma gelmesi gerekmiyor! Nasıl dayanayım o acının gerçekliğine?

O çocuklar, o küçük kızlar, o yetişkin kadınlar ne olacak bundan sonra? Nasıl tutunacaklar hayata? Nasıl sevecekler birini bundan sonra? Bizimki gibi cahil, namusu bacak arasında sanan, sapık zihniyetli bir toplumun içinde nasıl alınları ak, başları dik gezecekler? Birine bir daha nasıl güvenecekler?

Peki ölen çocuklar? Hapse atılan zanlılar o çocuğun kefaretini ödemiş sayılabilir mi? Bence hayır!

Kendimi kaybediyorum düşündükçe.

Olay yalnızca cinsel açlıkla alakalı değil, bunun bilincindeyiz değil mi? Zira cinsel açlığı doyurmanın binbir yolu, yöntemi, seçeneği var. Bu başka birşey. Bu zamanında ‘kerhaneleri kapatalım da vatandaş bizimi ***sin?’ diyerek tecavüzün bu gibi durumlarda normal olduğunu savunan zihniyetin eserleri…

Cezaların yeterince caydırıcı olmaması, zanlıların gereği kadar deşifre edilmemesi, en güvenilir mecra olan devletin dahi yeri geldiğinde rıza, teşvik ve tahrik olduğunu yani daha da anlaşılır biçimde ‘alan razı veren razı, bu neyin muhakamesi‘ şeklindeki yaklaşımlarının eseri…

Birileri; biz, siz, belki de yalnızca tek başıma ben, bir şeyler yapmalıyız, susmamalı, göz yummamalı, basit bir habermiş gibi izleyip/okuyup geçmemeliyiz… Buna alışmamalı, unutmamalıyız.

Bir şeyleri değiştirmeliyiz. Ders çıkarıp, tekrarlanmaması için engel olmalıyız… Bir şey yapmalıyız…!

 

İçimden geldiği gibi-3

Processed with VSCO with hb2 presetUzun zamandır işe gitmiyorum. Yani düzenli olarak. Aile şirketi olmasının ve benim görevimin de pekala evden idare edilebilecek olduğunu keşfettiğim günden beri evdeyim. Yıllarca asistan olarak gece gündüz demeden çalıştığımdan dolayı hep böyle bir hayalim vardı. Mesela, laptopuyla bir kafede harıl harıl yazışma yapan insanlara imrenirdim hep. Zira ben bağlı bulunduğum yöneticimin gölgesi olarak yaşıyordum. Kaç kere sipariş ettiğim yemeği yiyemeden hatta hesabı isteyecek vaktim dahi olmadığından fazlasıyla para bırakıp koşar adım çıktığımı bilirim, sırf yöneticimin hiç bitmeyen ‘acil’ durumunu organize edebilmek için.

Artık böyle bir sorumluluğum yok ama henüz bilgisayarımı bir kafede açmışlığım da yok! Öğlen yemeğini şık bir restoranda bir kadeh şarap eşliğinde, zaman kısıtlaması olmadan yemek ve işinin başına motive olmuş bir şekilde dönmek de yok! O çok beklenen sergileri, konferansları, o izin koparmak için yalvarılan eğitimlere başvurmak yok! Emekçi (!) olarak çalıştığım yıllarda hayalini kurduğum ne varsa şuanda yok! Anladım ki hayallerimle aramdaki tek engel yine kendimim!

Evden dışarı çıkmak, 3 günde bir yaptığım bir eylem oldu son 2 aydır ve her durumdan şikayet etmek de en büyük hobim.

**

Uzun zamandır küçük olmasına rağmen evimde yatılı kadın vardı. Başlarda, özellikle de yaz aylarında hem havuz-deniz muhabbetinden hem gelen gidenin çok olmasından dolayı baya işimi kolaylaştırmıştı (benim evin misafiri hiiiiç bitmez!). Ancak Ekim Ayı içerisinde şunu fark ettim; ‘evde yatılı kadınım var ama evimi bok götürüyor!’ dolayısıyla çıkışını düşünmeden verdim.

Tabi düşünmeden alınan her bir kararın arkasında uzun uzun düşünmek zorunda kalacağımız anların olduğunu hesaba katmadan… Sonrasında haftada bir gündelikçi almaya başladım. Onla da olmadı. Onu da bir başkasıyla değiştirdim, o da olmadı.

Olmamasının esas sebebi şu; yanınızda pozisyonu ne olursa olsun, birini çalıştırıyor ve bir şeylerinizi emanet ediyorsanız, kesinlikle başında durmalısınız! Dikkatli bir şekilde kontrol ve organize etmeniz gerekiyor. “O hizmet, ben para veriyorum. Kadın kaç yaşında kadın, ne yapacağını eşek gibi dürtüp ben mi söyleyeceğim?” diyordum hep. Bunu benden yaşça büyük bir kadına yapılmış bir hakaret olarak görüyordum. Ama anladım ki; sert, kararlı ve buyurgan olmak gerekiyormuş.

Yatılıdan sonraki üçüncü kadınım da kendini evin hanımı beni temizlikçi olarak görmeye başlayınca onu da işten çıkardım ve ‘millete minnet etmem, kendi işimi kendim görürüm’ diyip oturup bir ajanda yaptım.

Temizlik ajandayla mı yapılır demeyin! Benim gibi bir şeyleri yapma heveslisi olup da her şeyi aynı aynda yapmaya kalkıp, işin içinden çıkamayanlar iyi bilir! Ha bir de yılların alışkanlığı olarak içecekleri suyu bile ajandaya yazanlar…

Şimdi, özellikle son 2 aydır ben aşırı yoğun ve yorgunum. Annem haklıymış; ‘ev işi hiç biter mi?’ derdi… Bitmiyormuş anneciğim. Ama huzurluyum. Çünkü ne yaptığımı, nasıl yaptığımı biliyorum. Hijyenden yana sıkıntı yok yani, zira ağzımı bile çamaşır suyuyla çalkalama noktasındayım. (!)

**

Bazen evliliğinizin ya da ilişkinizin büyüsünün kaçtığını, sıkıcı olduğunu, size bir şey katmadığını düşündüğünüz oldu mu? Benim ara sıra oluyor. Eskiden, bekarken, eğer varsa bir ilişkim-böyle hissettiğim- derhal noktalıyordum. Pişman olup da geri dönersem de ilişkiye heyecan katılmış oluyordu (o günki aklımın alamet-i farikaları işte) ama evliyken öyle olmuyor!!! Bazı akşamlar o kadar uzun süre konuşmadan başka şeylerle ilgileniyoruz ki, insanlar nasıl sohbet ederdi, ben şimdi ağzımı açsam bu adama ne söyleyebilirim, ne paylaşabilirim ki filan derken buldum kendimi.

18 Unique Engagement Announcement Ideas from Instagram via Brit + Co

Bir yandan düşünüyorum, her Allahın günü beraber olduğumuz bir insan en yakın arkadaşımız da olsa, eşimiz de, bir yerden sonra muhabbet tükenir… Ama tükenmemesi de gerekir, o benden ben ondan sıkılırsam nasıl olacak tüm bunlar?

Beraber bir film izlemek de paylaşım mıdır evliliklerde? Veyahut aynı koltukta uzanıp aynı sosyal medyanın farklı sayfalarından gündemi takip etmek? Nedense böyle zamanlarda içimde hep bir ‘bir yerde bir yanlışlık var’ hissi…

Belki de yanlışlık benim zihniyetimde, emin olamıyorum ki…

**

Tunus’tan İstanbul’a (sanırım 3.kere) gelen bir müşterimiz var. Eşi ve annesiyle birlikte gelmiş bu sefer. Onların da ilk gelişi değil buraya. Jest olsun diye onları otelinden alıp gezdirmeyi teklif ettim. Nereleri gezdireceğimi, planımın ne olduğunu sordular. Alışveriş olayını tamamladıkları için Zorlu Center, İstinye Park, Nişantaşı gibi noktalar yalan olmuş oldu. Sketch Watercolor by Гаврилова Кристина (@xtina_gavrilova_art) в Instagram_ «Galata tower in Istanbul sketch #aquarell #art #painting #watercolor #sketch #paint #drawing #sketching #sketchbook #travelbooKapalı Çarşı dedim ama baya sokak sokak haritasını çizebilecek durumdalarmış. Saraylar, sarnıçlar filan geçen geldiklerinde gezilip görülmüş. Balat, Galata, İstiklal, Karaköy tavaf edilmiş. İstanbul Modern’deki bir sergiyi görüp, Deniz müzesini gezmişler. Belgrad Ormanı’nda yürüyüş bile yapmışlar…

İstanbul bir kültür ve sanat şehri, bir metropol olabilir ama neticede bir yerde bitiyor. Şimdi mesaj atıp rica edeceğim; onlar beni gezdirsinler…

*

Herkese sevgiler.

Atalarımız yanılıyor olabilir!

Erkeklerin egosunu alıp neresine  soksak?

Erkek anaları neden “oğluşum” diye pohpohlarken, kendilerinin de bir el oğlunun hizmetinde olduğunu unutuveriyorlar? Biz kadınlar hizmetçi miyiz? Geyşalık bizim toplumumuzdan ta Uzak Doğu’ya yayılmış bir gelenek olabilir mi?

*

Uzun zamandır yakın aile dostumuz olan bir çiftle geçenlerde bir restoranta akşam yemeği yedik. 2 ay evvel aldığı arabasından memnun olmadığı, umduğu performansı yakalayamaması şöyle dursun; esasında bayan arabası olduğunu düşündüğünü ve değiştirmek istediğini beyan eden evin direğine, ‘yepyeni araba, madem bayan arabası diyorsun o zaman ver de karın kullansın’ dedik. Zira bir araca maksimum 1 yıl binen bir adam için koymaz diye düşünmüştük.

Buarada bence eğer araba toz pembe renkte, kaputun üzerinde Hello Kitty resimleri varsa ve içi pembe otrişlerle kaplıysa ancak o zaman ‘bayan arabası’ diye nitelendirilebilinir…

Ancak verdiği cevap beni derinden sarstı; “400 bin liralık arabayı ona verip, ben ne kadarlık arabaya bineceğim? Ne gerek var ki öyle bir arabaya?”

Esas sorun arabanın fiyatı değil, eşine biçtiği değerin kendisinden aşağı olmasıydı. Baş tacı olan, ayakları altında cennet bulunan, saçını süpürge eden tüm kadınların genel yazgısı bu olabilir miydi?

Ataerkilliğin verdiği yetkiye dayanarak biraz da cinsiyetçi ve bencil yaklaşarak aslında anlatmaya çalıştığı şeyin aile içi hiyerarşiyi stabil tutmakla ilgili olduğunu (biraz da kendisini tanıdığımdan mütevvellit) anlasam da anlamamak için direndim ve şakayla karışık baya bi üsteledim. Ne zaman ki eşiyle göz göze geldiğimde bana “Allah aşkına sus! Uzatma!” der gibi baktığına uyanınca, “evet, haklısın aslında” dedim ve konu kapandı.

Kızın da arabası var ve kötü bir marka ya da model değil. Kendisi de halinden memnun. Gayet tamahkar esasında. Ancak karşımda karısını bu şekilde ezmeye çalışan bir adam gördüğümde atan sigortalarımın esiriydim o an için. Ne demek “400 binlik arabaya o binecekse…”?!? Demek oluyor ki, o kim ki 400 binlik arabaya binsin. Şayet binecekse, benim 700 bin liralık arabaya binmem icab eder. Çünkü evin reisi benim. Çünkü o henüz 400binlik aracı haketmiyor!… 

Yazık… Ben erkek olsam ve karım hakkında gerçeten böyle düşünüyor olsam ve bir şekilde bunu dile getirmem gerekse şöyle söylerdim; Bu X’in ikinci arabası olacak… Şimdi ben ona bu değerde bir şey alırsam, bunu değiştirmem gerektiğinde ne alacağım? 1 milyonluk araba mı? Benim o kadar gücüm yok ki…

Veyahut daha da kestirip atmak ve karşımdakini tek cümleyle susturmak istiyorsam;

X kendi arabasından oldukça memnun, (sonra döner gözünün içine dikkatli bir şekilde bakar) öyle değil mi hayatım? diye sorardım…

Daha da net olmak isteyenler için bir alternatifim daha var; onun arabası daha yeni, bir dahaki sefere eğer isterse bundan alabilirim.

vs.

Ama asla, ne olursa olsun, karşımda arkadaşlarım varken o veya ona benzer aşağılayıcı bir cümleyi sarfetmezdim.

Atalarımız da bok yemiş! Yok efendim bir kadın adamı vezir de edebilirmiş rezil de… Peki ya erkek, kadınları az mı rezil ediyor sizce? Hep mi sütten çıkma ak kaşıklar ki? Hep mi erkekler harika? Olabilir mi böyle bir şey?

Biz mi yapıyoruz bu adamları böyle? Sanmıyorum, çünkü bundan zevk almadığımız ortada. Peki o kerameti kendinden menkul atalarımız kadın ve kız olarak kategorize ettiği dişil ırk hakkında yanılıyorsa? Ve yine kulağına ezanla fısıldanmış gibi benimsedikleri ataerkillik ve otomatikman sahiplendikleri promosyonu olan cinsiyetçilik ne olacak? Bir erkek hangi koşullarda ADAM olur?

Şunu gördüm o sofrada; o sadece bir erkek! Basit, zavallı ve ezik bir erkek. Güç dengesini yanlış kurduğunun farkında değil. Doğrusu o onun. Ayrıca her söylediği de doğru, çünkü onun pipisi var.

Ama yanındaki kadın, o sessizce tebessüm ederek dinleyen, yine de tüm aşağılamalarına rağmen kendine hakim olup, bütün içtenliğiyle sofrada kalıp, elinden geldiğince sohbete eşlik eden kadın; kadın gibi kadın!

*

Henüz yaşamımda yer eden bu ve buna benzer kişilerin yüzüne gerçekleri vuracak cesaretim yok. Çünkü hazır değiller, biliyorum. Şimdilik bir iki ima ve mimikle anlayacakları günü bekliyorum sabırla… Sanırım 2, 5, maksimum 10 yüzyıl sonra biz de yakalayacağız o tek dişi kalmış canavarı.

Sevgiler herkese,

İzle! / Birkaç dizi ve film önerim var.

Böyle havaları sevmiyorum. Baharı sevmiyorum ben. Sevdiğim tek bahar “Mart’ın sonu bahar!” o kadar. Çünkü böyle havalar beni yoruyor. Ruhumu sıkıştırıyor. Enerjimi emiyor. Sanırım ben güneş ışığıyla çalışıyorum! Böyle havalarda karnım bile acıkmıyor. Tek ihtiyacım olan sıcak bir içecek, bir battaniye ve izlemeye değer film/diziler oluyor. Hava durumuna göre tüm haftasonu da tıpkı bugün gibi geçecekmiş (İstanbul için konuşuyorum). Dolayısıyla benim gibi olanlar için de birkaç önerim var;

-İftarlık Gazoz (Netflix): Cem Yılmaz’ın baş rolünü oynadığı film 70’lerin kasaba kültürü içerisinde geçiyor. Feodal sisteme başkaldıran ve adı ‘anarşik’e çıkan ağa oğlu, birbirine sevgiyle bağlı köy ahalisi, Teravih namazını, Dünya Kupası maçını kaçırmamak adına 3 ayrı zamanda kıldıran koca yürekli imam ve tabi ki gazozcu Cibran Kemal ve çırağı Adem…

Uzun uzun vaaz dinleyeceğiniz film ne yazık ki mutlu sonla bitmiyor ve hassas olanlarınız, mendillerini de yanına alsınlar!

-Nuh, Büyük Tufan (Netflix) : Russel Crowe, Emma Watson, Jennifer Connelly, Anthony Hopkins gibi efsanelerin başrollerini paylaştığı film, adından da anlaşılacağı üzere Hz.Nuh’un büyük tufana karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor. Ben başta görsel efektleri olmak üzere filmi bir bütün olarak sevdiğimi söyleyebilirim.

-Gypsy (Netflix): 1 Sezon – 10 bölümden oluşan bu dizi, terapist Jean Halloway’in danışanlarının hayatına sinsice ve gizlice sızıp kendisine paralel bir yaşantı kurmasını konu alıyor. Anlayacağınız kadın ağır ruh hastası! Gerilimi oldukça yüksek olan bu dizinin ikinci sezonu var mı ya da ne zaman gelececek bilmiyorum ama ÇAT diye bittiğini de söylemeden geçemeyeceğim.

-Outlander (Netflix): Şimdilik 3 Sezon ve toplam 42 bölümden oluşuyor. 1940’larda yaşayan bir çiftin  ikinci balayıları için çıktıkları İskoçya seyahatinde -siz deyin zaman kayması ben diyeyim paralel evren- ile bir anda değişen hayatlarını ve ve bir anda kendisi 1700’lerin İskoçya’sında bulan Claire Fraser’ın hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Elbette bu kadar basit değil, kocası onu 1943’te, kaybettiği yerde beklerken, kadın 1700’lerde kendine dönüş yolu bulamayınca yepyeni bir yaşam kuruyor ve tarihin akışını değiştirmeye karar veriyor. Karmaşık mı? Hem de nasıl… Ama bu ödüllere doymayan diziyi (En iyi kadrodan tutun da en iyi tarza kadar toplam 9 ödül) tavsiye ettiğim kimse izlediğine pişman olmadı! 🙂

Özellikle şu iki şeye dikkat;

1-Sevişme sahnelerinde arada yastık filan yok! Maaile izlenecek bir dizi değil yani.

2- İkinci sezonda tempo baya bir düştüğünden sıkılabilirsiniz ama pes etmeyin.

Başrollerde; Caitriona Balfe, Sam Heughan, Tobiaz Menzies, Duncan Lacroix ve niceleri…

-Sex And The City (BluTV): Bu diziyi duymayan, bilmeyen ve hatta ben hariç izlemeyen kaldı mı bilmiyorum ama kafa yormadan izlenecekler listemin başına geçmeyi başardı. İlk defa birkaç hafta önce başladığım dizide şuanda neredeyim hatırlamıyorum ama Toplam 6 Sezon 94 bölüm olan dizi 25-30 dakika arasında değişen bölüm uzunluklarıyla çok keyifli zaman geçirebilirsiniz.

Tam bir ‘American Dream’ olan dizide aslında aşk, ilişkiler, evlilik, eve ekmek götürmek gibi hepimizin başında olan bilindik konular bizim toplumun pek de konuşmaya cesaret edemeyeceği açıklıkta anlatılıyor. Komik, hüzünlü, gergin, saçma…Ve hepimizin yaşantısı kadar gerçek.

Başrollerde ; Sarah Jessica Parker, Kim Kattrall, Kristin Davis, Cynthia Nixon ve Chris Noth var.

Umarım siz de en az benim kadar keyifle izlersiniz…

 

İzle! / Annemin Yarası

Dün akşam dördüncü kere izlediğim Annemin Yarası filminden bahsetmek istiyorum size. Öncelikle izlemediyseniz muhakkak izlemenizi öneriyorum. Ozan Güven, Meryem Uzerli, Bora Akkaş, Okan Yalabık, Belçim Bilgin ve Sabina Toziya ana kadroda.

92-95 yılları arasında Bosna Hersek-Sırbistan arasında yaşanan korkunç savaşın izlerini üzerinde taşıyan iki ailenin, 18 yaşını doldurduğu için yetimhaneden ayrılan ve ailesini bulmaya çalışan bir çocukla tanışmaları neticesinde kesişen ve karışan hayatlarını anlatıyor.

Her izlediğimde aynı etkiyi yaratmayı başaran bir film. Şahsen, çok sevdiğimi belirtmeliyim. (Fimin Fragman ı için tıklayabilirsiniz.)

Bu defa izlerken şu iki şeyi düşündüm;

1- bir insanı olduğu gibi kabul etmek; hele de filmi izleyince Ozan Güven’in canlandırdığı karakteri nasıl kabul edebilmiş, nasıl sevebilmiş bu kadın? Ben olsam kabul eder miydim? Ben onun gibi hayat dolu bir kadın olsaydım, sırf aşk uğruna bu tuhaf yaşantıyı kabul eder miydim? Sarhoşken, kusarken, küfür eder ya da birilerine saldırırken bile gözlerine gözlerimin içi gülerek, aşkla bakabilir miydim? Bir insanı hiç değiştirmeye çalışmadan sevebilmek ne muazzam bir güç!.. Üstelik bizim gibi ataerkil bir toplum için ne denli ütopik…

2- ülkeyi korumak uğruna, sırf adı savaş diye, masumların canına kast edebilir miydim? Birilerine tecavüz edebilir miydim mesela veyahut yan komşumun gırtlağını kesebilir miydim ‘benden değil’ diye? Velev ki yaptım, sonrasında hayatıma nasıl devam edebilirdim? Nasıl unutur nasıl avuturdum kendimi?

Kendi içimde yanıt aradığım iki soru akşamdan beri. Buyrun biraz da siz sorgulayın kendinizi.