Genel
Yorum Yapın

İçimden geldiği gibi

Sapsarı kumları olan bir sahilde sandalyeme oturmuş, ayaklarım ıslak kumların üzerinde, elimde en sevdiğim romanlardan biri, kahvem, sigaram… Denizin sesi yumuşacık, dinlendirici… Sıcacık, ısıtan ama yakmayan bir güneş tepede… Dalgalar nasıl cesur, nasıl naif , yalayıp geçiyorlar parmak uçlarımı; öpüp geri kaçıyorlar belki de… “Seni seviyoruz Beril” diyorlar… cevap vermiyorum. Bir sonraki sefer daha yoğun gelip ayak bileklerime kadar çıkıyorlar; “hadi ama! biz burdayız, iyi ol” diyorlar; gülümsüyorum. Bir sonraki dalga ayaklarıma bile ulaşmıyor. Sonra yeni baştan…

Bırakıp kitabımı, denizi seyrediyorum. Her zaman sevdim denize bakmayı. Bir şeyler görebilmeyi, kimsenin göremediğini bir anda görebilmeyi umdum hep denizden. Hissettiğim tam olarak ne, adını koyamam ama şöyle tarif edebilirim; çok ama çok yıpratıcı bir maratona hazırlandım. Uzun yıllar boyunca insanüstü bir eforla çalıştım. Stresi, heyecanı, başarı azmi ve başarısızlık korkusuyla duygudan duyguya sürüklendim. Büyük gün gelip çattığında birinci olamadım. Velev ki üçüncüyüm. Ama bitti. Artık birdaha koşmak zorunda değilim. Artık bitti, kendimi yormak zorunda değilim. Artık bitti, duygu sellerinde sürüklenmek zorunda değilim. Sorumluluk almak, “en doğrusunu” düşünmek hatta doğru olanı yapmak zorunda bile değilim. Bana yalnızca “dinlenmek” kalmış. Öyle bir huzur… Öyle bir neşe lakin öyle bir durgunluk ve dinginlik…

Başımı örten şapkamı, gözlüklerimi ve saçlarımı dizginleyen lastik tokayı çıkarıyorum. Gözlerimi kapatıp arkama yaslanıyorum. O kadar hafif bir rüzgar var ki, sanki bir bahar sabahı annem okşuyor saçlarımı, “Berilim… uyan artık” diyor… İçimde kızarmış ekmek kokusunun huzuru… güneşin etkisiyle kapalı göz kapaklarımın arkasında el ele tutuşmuş dans eden turuncu-sarı renkleri görüyorum. Huzuruma kanat çırpan kuşlar uçuşuyor göz kapaklarımda, gülümsüyorum. Asıl yapmak istediğim kalkıp deliler gibi koşmak, kahkahalar atıp kumlarda yuvarlanmak… Bağıra bağıra Allah’a şükretmek, o anda orada olduğum için. Kollarımı kaldıramıyorum. Göz kapaklarımı açamıyorum. O öyle bir huzur ki, elimde yandığını bildiğim sigaramın külünü dahi silkemiyorum. Sadece o anın kollarına bırakıyorum kendimi. Beni daha da sarsın, daha da içine alsın diye…

1

 

Gelip gelip öpen deniz, kumları da taşıdı ayaklarımın üzerine. Hissediyorum, parmaklarım kumların içine gömülü. Kıpırdamıyorum. Her bir kum tanesini hissetmeye çalışıyorum parmak uçlarımda. Beni alıp gerçekliğimden bu kadar uzağa götürmeyi başaran doğaya minnet duyuyorum.

**

Kafamda kabataslak bir hesap yapıyorum. Kaç zamandır bu dünya denilen koca topun üzerinde canlı kanlı yaşıyorum diye. Kaç kere sevdim, kaç kere ağladım, kaç geceyi gözümü kırpmadan sabah ettim diye. Kaç kere kırıldım, kaç kere yeniden başladım hayata diye… Yetmiyor matematiğim, vazgeçiyorum. Vazgeçmek hüzünden. Hesaplayamadığım kadar çok şey yaşamış, hesaplayamadığım kadar çok kez kırılmış ve asla hesaplayamayacağım kadar çok damla gözyaşı döktüm diye. Hüzne yer yok, bu anda, bu dinginlikte kalmalıyım diyorum ve Karar veriyorum; “bu ayaklarımı öpen deniz kadar ağladım” diyorum. “Ufukta bir silüet olarak görünen dağlar kadar dert yüklendim kendime.” Arkamdaki ormanda kaç ağaç varsa yaprağı yere düşmüş, o kadar kırıldım ve bulutsuz gökyüzü kadar içim bomboş. Göz kapaklarımın arkasında dans eden turuncular kadar keskindi acılarım. Saçlarımı okşayan rüzgar kadar güzel sevdim ben. Çığlıklarını duyduğum martılar kadar telaşla geçti yıllarım. Her şeyden evvel kendimi sevmek için verdiğim çaba, hayattan vazgeçmemek için sımsıkı tutunduğum dallar, kendimi kandırışlarım, boşa yakarışlarım… “

Bugün, şu anda, sorsalar bana “nasıl hissediyorsun?” diye, üzerimde 2 kürek toprak eksik derim.

**

140b28119bed5bb79bf98819d4b85e4c

Bazı geceler uyuyamadığımda “acaba öyle yapmasaydım ne olurdu?” diye düşünürüm. “Öyle” derken, spesifik bir şeyden bahsetmiyorum. Beni ben yapan ne varsa, o gün o şartlar altında öyle yapmasaydım da böyle yapsaydım gibi… Sonlarıma alternatif, süreçlerime varyasyon ararım. Çok uzun ve detaylı düşünürüm. Ancak, bu yaşımda, bunca denemeden sonra anladım ki, ne yaşamam gerekiyorsa onu yaşamışım. Her bir yaşanmışlığım bir diğerine zeminmiş ve bunlar benden evvel yazılmış alnıma (ya da sırtıma veya bacağıma, hiç bilemiyorum). Allah biliyormuş aslında, Allah’a süpriz mi yapacaktım yani? Yok daha neler! Bana yazdığı bu senaryonun bende yaratacağı tahribatı da biliyordu elbet. Çünkü O, öyle istedi, öyle uygun gördü. Çünkü O, beni öyle sevmek istedi. Hatalarımla, acılarımla, çırpınışlarımla… Bugün bu sahilde bu huzuru veren de O, muhtemelen birazdan içimi tümüyle kaplayacak olan karanlığı da…

Birini suçlamak da anlamsız artık bu saatten sonra. Milletin “öz eleştiri” dediğini ben yağlı urgan bilip kendimi astım. Bir kere ölen daha korkar mı ölmekten? Ama tek bir arzum var bu hayatta, birdaha dünyaya gelirsem  söğüt ağacı olmak istiyorum.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s