Genel
Comment 1

2. Gün: Uçuşan yaprak, boş bir salıncak…

Siz zamanı durdurabilir misiniz?

Zamanda yolculuk yapabilir misiniz mesela?

Günler, aylar hatta yıllar önce gerçekleşmiş bir şeyin acısını aynı şiddetle yüreğinizde duyabilir misiniz?

Kendi helvanızı yediniz mi hiç? Benimki fıstıklıydı.

Sabretmek bir eylemdir. Hayata karşı bir direniştir. Sabrın bittiği yerde kararlar başlar, ani alınmış ve genellikle yanlış kararlar. Sabrın sonu selamet değil aksiyondur, benden söylemesi. Bunları neden yazdım, ben sabretmiyorum. Sabır duygum yok benim! Ama aksiyon da almıyorum. Nasıl, demeyin! Öyle. Ne bir aksiyon alacak gücü hissediyorum ruhumda ne de sabredecek sabrı… İçim tam bir çam ormanı. Minicik bir kıvılcımla alev alıp hektarlarca alan kül oluyor. Sonra günlerce içim duman doluyor. Sonra yerine yenilerini ekiyorum. Büyümesini bekliyorum. Her bir yaprağını ayrı ayrı öpüyorum. Gölgesinde dinleniyor, dallarına salıncaklar kurup çocuk şarkıları söylüyorum sallanırken. Sonra yeniden bir kıvılcım, kocaman bir yangın, puf diye kaybolan bir orman, duman, İstiklal Marşı ve kapanış.

 

Düşünüyorum; hani derler ya “birinin ahını aldım herhalde” diye… Ben bu hayatta en çok annemin ahını aldım ama bilirim ki hiçbir anne evladına bu sonuçları doğuracak bir ah etmez. Arkadaşlarımı düşünüyorum; kızlı-erkekli… Kimin ahını aldım acaba diye… Arkadaş lan bu, kim düşünür ki ah etmeyi… İş yaşantımı düşünüyorum, birinin ekmeğiyle mi oynadım farkında olmayarak diye, yok, o da yok! Belki de ben birine bir beddua ettim, döndü dolaştı beni buldu. Kim bilebilir ki?

*

Elimde dibi kurumuş kahve fincanımla bütünleşmiş bir halde ufukta bir yaşam belirtisi ararken bitti yine yanı başımda lanetullah! Bu saate kadar burada mı oturmuşum da, neden yatmamışım da, insan üzerine bir şey örtseymiş de kıçı donmuş da, aa o da neymiş öyle sigara mı içmişim de, hani sigarayı bırakmışım da, bana yazıklar olsunmuş da, zaten hayatım yalan dolanmış da, bu konuyu konuşacakmışız, bu burada bitmemiş de, telefonu neredeymiş de, hadi artık yatağa geçiyormuşuz da…

Sabahın dördü. Kör karanlıkta balkonda öylece oturmuş mal gibi denize bakıyorum. Çok uzaklarda titreyen ışıklar altındaki insanları düşünüyorum; “şu anda benimle aynı şeyi yapan kaç kişi vardır?” filan diye… Gayet masum, hüzünlü ve yalnız, kendi çapımda takılıyor, “ben ne zaman böyle bir insana dönüştüm” diye kronolojimi inceliyordum.

Sabahın dördü. Kör karanlıkta ensemde bitmiş sürekli soru soran ve yorum yapan bir koca… O konuştukça içimde “aldatıldık, aldatıldık sevda böyle değil” diyen Rengin… Kocanın sesini duyduğum an doluyor gözlerim. O emreden, o hükmeden ses tonu… O buyurgan tavırlar… Hızlı hareketlerde baştan ayağı süzen gözler ve bunu birkaç kere üst üste yaptığında otomatik olarak yarattığı ‘sana bakarken midem bulanıyor’ efekti…

Derin ve sesli bir nefes alıp kalktım ayağa. “ne ofluyorsun ne var?” dedi agresif bir şekilde. “Bir şey yok nefes aldım, izninle” deyip sessizce mutfağa gidip bir şişe su aldım, dönüp balkonu kapadım. Işıkları söndürdüm, yukarı yatak odasına çıktım. Yatağa girdim ve kendimi bildim bileli uyuyabildiğim tek pozisyonu aldım; sağ omuzumun üzerine yattım.

*

Burada biraz es vermek istiyorum. Bazı sorularım olacak size; insanlar neden evlenir? Aşk nedir ve aşık olduğunuzu nasıl anlarsınız? Orospuluk nedir, orospu kime denir? O herkesin dilinde olan ‘saygı sınırları çerçevesinde’ ki saygı, nerede başlar, nerede biter? Düzeltemeyeceğinizi anladığınız bir şeyi daha da bozmak mı yoksa her şeyi olduğu gibi sineye çekmek mi daha mubah? Bu ülkede namus için cinayet işlemek sorun olmuyor da, gururu için cinayet, neden 20 yıldan başlıyor? Egoyu kontrol altına almak bu kadar mı zor ve son soru; en büyük soruna bile sevgiyle yaklaşmak için daha ne kadar üzmeniz ve üzülmeniz gerekiyor sizce? İstediğiniz sorudan başlayabilirsiniz!

*

Gerçekten ne istediğini bilmeyene Allah’ın da yapabileceği bir şey yok bence.

Vermiş aklı. “Düşün, bul” demiş. Düşünüp bulamıyor veyahut bulduğundan bir halt yapamıyorsan bu tümüyle senin meselen. “Oku” demiş mesela. Atalarımız da bundan feyz alıp “oku, adam ol” demiş. Adam olmak…

Var mı aramızda adam olabilen?

Bu satırları okuyup, parmak kaldırabilecek, söz hakkı tanındığında usulca ayağa kalkıp ceketinin önünü ilikleyerek kendini tanıtabilecek?.. Muhtemelen yoktur. Adam olmak öyle basit bir şey değil çünkü. 4 harf, 2 hece, tek kelime değil adamlık.

Size şimdi uzun uzun anlatır, adamlığınızdan utandırırım da, konumuz bu değil ve nasıl buralara geldik hiçbir fikrim de yok!

*

Tam macera dolu hayatıma yeni bir sayfa açmak üzere yataktan çıkacaktım ki, “biraz konuşalım mı?” dedi. “Sonra konuşuruz, ne acelesi var?” dedim, “kahvaltıya küs inmek istemiyorum” dedi. Peki, oturdum yatağa, bağdaş kurdum ve boş boş söyleyeceklerini dinlemek üzere suratına bakmaya başladım. İlgimi çekemiyor, ilgimi yitireli çok zaman oldu. Şaşırtamıyor beni. En son şaşırdığım, küfür ve hakaret dolu, aşırı ağır bir konuşma yaparken uyuyakalıp, 2-3 dakika sonra uyanıp kaldığı yerden devam etmesiydi. Şu yatağın ortasında oturup ilgimi çekecek, beni şaşırtacak ve yüreğimi hoplatacak ne söyleyebilir ki?

“Bak; biliyorum, seni çok kırıyorum. Ama beni biliyorsun, alkollüyken söylediklerimi dikkate alma. Saçmaladım.” Ellerimi tuttu. “Ben seni çok seviyorum. Sen benim canım karımsın ve diyorum ki bugün beraber bir şeyler yapalım. Mesela, X Mağazası’na gidip o çok istediğin küpeleri alalım, sonra da annemlere gidelim, mangal filan yakarız. Ya da ne istersen… Ya da kahvaltımızı dışarda yapalım. Ne istersen onu yapalım ama bu mevzuyu uzatmayalım. Barıştık dimi? Ha, bu arada sigara olayını ayrıca konuşacaz!! Onu unuttum sanma sakın.”

Geçen sefer de ‘çok sinirliyken söylediklerimi dikkate alma’ demişti. Ondan bir öncekinde ‘çok canım sıkkındı, söylediklerimi dikkate alma’ demişti. Tamam. Anladım. Totalde, benim kocam hiçbir koşulda dikkate alınacak adam değil. Sanırım sabah 08:00-09:15 arasında söyledikleri daha akla uygun. O aralıkta ne derse dikkate alayım, başka da almayayım. O esnada bunları düşünürken çok güldüm. Şimdi yazarken de gülüyorum. Gülmek devrimci bir eylemdir, demiş şair. Gülüyorum. Çünkü bildiğim 3 şey var; mal gibi ufka bakmak, ağlamak ve gülmek. Gülmeyi seçtim ben de. Biraz seratonin fena olmaz değil mi?

“Komik mi geliyor sana bu söylediklerim” dedi. İnsanlık için küçük ama benim için kocaman bir adım atarak “evet” dedim. “Komik. Hep aynı şeyleri söyleyip, her seferinde daha da beter davranıyorsun. İnancımı kuvvetlendirecek tek bir söz söylemedin. ‘özür dilerim’ bile demedin. Barıştım desem de senle yürekten barışamıyorum. Bana ettiğin psikolojik eziyeti kahvaltı ederek tolere edebileceğimi de sanmıyorum. Ettiğin hakaretler hala kulağımda çınlıyor. Bir insan karısına nasıl o şekilde konuşur yaa sen ne biçim bi adamsın” dedim ve dememle beraber ince bir sızı ve bir yanma hissi duydum. Ağzımın içinde metalik, tuzlu bir tat; yuttum. Yine hakaret dolu bir kamyon lafı da sol yanağımın yangınları içinde dinledim. Ve en sonunda ‘bizi bu hale sen getirdin’ dedi.

*

Kelimelerin bile anlatamadığı nokta bu işte. Ben kimim ya da kimdim? Birini nasıl ‘o hale’ getirebilirim?

Bir zamanlar birine çok acayip aşık olup, sırf onla gerçek bir cinsellik yaşamaya cesareti olmayan bir kızdım. Ve bunu yapabilecek olan başkası tercih edildi, evlendiler… Onlar mutlu oldu, ben mutsuz.

Aradan yıllar geçti yeniden çok aşık oldum, birdaha kaybetmeyi göze alamadığımdan cinseliğe de evet dedim. Tanıdığımı sanmışım, tanıyamamışım… Sanırım üçü yakın çevremden olmak üzere üç yüz yirmi dokuz bin altıyüz altmış iki kişiyle boynuzladı beni. Terkettim. Acı çektim. İntihar ettim. Ölmedim. Yeniden başlamak istedim, yapamadım. Affedeyim dedim, midem almadı. Ne yaptıysam olmadı… Yeni insanlar tanımak mantıklı geldi. Sonra bir vesile ile kocam olan adamla tanıştım. Tanışalı yalnızca üç gün geçmişti ki, “bakire misin” diye sordu. Dürüstüm ya ben. Normal şey ya, hayır dedim, değilim. Ardından sualler sürdü,

-ne zaman

-nasıl

-nerde

-kimle

-neden

-ne zaman

-kimle

-nasıl

-neden

-nerede

-neden

Beynim uyuşup insanlıktan çıkana kadar cevap verdim. Yılmadan, usanmadan, kah ağlaya zırlaya kah sinirlerim boşalmış kahkaha atarak… Kimi zaman bir politikacı edasıyla kimi zaman saf bir kız gibi ama hep cevapladım. Bir gün durup “bunu neden yapıyorum yaaa” dediğimde kendimi evlenmiş, evliliğin üzerinden 2,5 yıl geçmiş olarak buldum.

‘Sevginin düzeltemeyeceği hata yoktur bu hayatta’ dedim ve sürdürdüm evliliğimi. Bazen çok ama çok uzun aylar boyunca anormal huzurlu yaşadık. Bazen normal çiftler gibi basit şeylerden kavgalar ettik. Bazen hiç konuşmadan günler geçirdik ama bu halka bizi hep başladığımız noktaya getirdi; hep aynı şeyin kavgasına, aynı şeyin açıklamasına ve aynı şeyin kocamda yarattığı beyin hasarından mütevellit psikolojik ve zaman zaman fiziksel şiddetine…

*

Yine tutamıştı kendini. Yüzünün rengi değişti, korktu, utandı… Hemen sırtına bir şey alıp, koşarak çıktı evden. Döndüğünde bıraktığı şekilde bulamayacağından habersiz…

***

 

 

Reklamlar

1 Yorum

  1. “üç yüz yirmi dokuz bin altı yüz altmış iki kişiyle!”
    *Kesinlikle yazılanların kurgu olduğuna inanmak ve bu konuda muazzam bir yeteneğin olduğunu vurgulamak istiyorum. Ellerine sağlık. Gün bitmeden bir tane daha yaz!

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s