Genel
Yorum Yapın

2. Gün-2: Makas

Herkesin en az bir yabancı dili ana dili seviyesinde konuşabilmesi şart arkadaşlar. Bunu ukalalık, çok bilmişlik olarak almayın lakin tecrübeyle sabit, kimin ne zaman nerede olacağı, nerede yeniden kendine bir hayat kuracağı veyahut nerede yeni bir iş fırsatı çıkacağı asla belli olmuyor. Yarınlarımız meçhul, ‘5 yıl sonra kendini nerede görüyorsun?’ diye sorduklarında bundan 5 yıl evvel, asla olduğum yerde görmüyordum kendimi, ihtimal vermezdim yani.

Anladım ki yaşam, ihtimaller üzerine kurulu ve her aklımıza gelen ve ‘yok artık’ dediğimizin başımıza muhakkak geldiği bir tuhaf şey. Acılarla yoğurulup, sevinçlerle pişiyoruz. Lakin, ne yapsak olmuyoruz…

Eksiliyoruz. Gidenin yerine yenisini koymak için mücadele edip, gelen yeniyi beğenmiyoruz. İnsanlar konuşa konuşa değil, birbirlerini kıyaslayarak anlaşırlar, göremiyoruz. Reddediyoruz çoğu zaman anlamlandırmayı başardığımız şeyleri de… Aklımıza yatmayan ya da yatıp da kabul etmek istemediğimiz ne varsa ‘yanlış’ deyip çıkıyoruz işin içinden…

Yanlış! Kime göre yanlış? Neye göre yanlış?

*

Kocam evden çıktıktan sonra birkaç dakika olduğum yerde kaldım. Aynaya bakmak istiyordum, nereme ne oldu diye. Kımıldayamıyordum. O anda, orada, şiddetli bir ışık huzmesi içinde göğe yükselsem… Deprem olsa, evim çökse ve ben altında kalsam… Bir an için, saniyenin dörtte biri süresinde bir şey olsa ve ben geçmişime ışınlansam, mesela 12 yaşıma… Ama hiçbir şekilde kımıldamak zorunda olmasam… Çünkü bir kere kımıldarsam, devamını da getirmem gerekir. Aynaya bakıp yüzümdeki tahribattan emin olduktan sonra ağlamam; ağlamam bitince, dağınık yatağı toplayıp üzerimi değiştirmem; giyindikten sonra belki kendime bir kahve yapmam…

Ben bunların hiçbirini yapmak istemiyordum. Ben normale dönmek istemiyordum. Ben, o anda artık yalnızca beni ilgilendiren, bana ait ve benim için bir şeyler yapmak istiyordum. Artık sevecek, dayanacak, direnecek, geç bunları, sevilip el üzerinde tutulacak bile gücüm kalmamıştı. Totem yaptım ben de…

Totemleri severim oldum olası. Yalandan da olsa umut verir, mutlu ederdi beni.

  • İçimden 10’a kadar yavaşça sayacağım. Eğer korna sesi duyarsam o çok sevdiğim walkman’i annem alacak bana!
  • Sıradaki şarkıyı kadın söylüyorsa X benden hoşlanıyor!
  • Köprünün tam ortasına geldiğimde kırmızı ışıklar yanmaya başlarsa, o da beni düşünüyor!

Yine bir totemle hayat döngümü değiştirmeye karar verdim.

  • Eğer 5 dakika içinde telefonum çalarsa, ben kendim için……………

Hayatımda hiç bu kadar şoke olduğum, gurur duyduğum, özgüven dolduğum, ağlamıyor olmama rağmen gözlerimden oluk oluk yaşların boşaldığı ikinci bir anı daha anımsamıyorum. Totemimin devamını içimden geçirmeye fırsat kalmadan, telefonum çalmaya başladı. Artık direnmek anlamsız. Bu bir işaret! Hareket etmeli, önce telefonu cevaplamalı, ardından da ne gerekiyorsa onu yapmalıydım.

Arayan Buse’ydi. Çok yakın arkadaşım. Açtım ama konuşacak mecalim yok… Direkt olarak ‘ben seni sonra arayayım mı Buse?’ dedim. ‘Olur!’ dedi, kapattı.

Acaba Buse’yle konuşsa mıydım? Ne yapabilirdi ki? Anlamsız yere kızın enerjisini emecek, kafasını karıştıracak ya da gereksiz sorumluluklar altına sokacaktım. Ama onun varlığına ihtiyacım vardı. Birilerinin desteğine, yanağımı okşayıp, ‘her şey çok güzel olacak’ demesine ihtiyacım vardı. Telefonun saatine baktım; tam tamına bilmemekle beraber, aşağı yukarı kocam evden çıkalı 10-15 dakika olmuş diye tahmin ettim. Yaşadığı bu utanca birkaç saat eve gelmez. Ama nerede? Nerede olduğunu öğrenmem lazım. Lazım ki, ne zaman döneceğini kestirip ona göre davranayım.

Emin ol, o esnada aklımdan geçen tek şey, ona yakalanmadan sigara içebilmekti. Sırf bunun için yemin ederdim. Ama bilinçaltı inanılmaz enteresan bir yer… Oradakilerin farkına varmam biraz zaman aldı.

Hiç erinmeden telefonu elime aldım ve kocamı aradım, açtı;

-Efendim? (Titreyen, bok gibi bir ses)

+Gelirken süzme peynir alır mısın?

-NE? (Adam şok!)

+Ne ne?! Süzme peynir diyorum, alır mısın?

-Erken gelmem ben. Marketi arayayım…

+Kendim de arayabilirim, sağol!

-Beril?

+Evet?

-Ben çok üzgünüm… Gerçekten bak….

+Sonra konuşuruz, beni biraz kendi halime bırak..

-Peki, görüşürüz o halde, ben teknede olacağım aklın kalmasın.

+Tamam, bye!

 

Daha önce de saçma sapan ve yersiz telefon görüşmeleri yapmıştım ama bu en ilginci oldu kabul ediyorum. Ama biliyordum ki artık, eve akşamdan evvel dönmez. Döndüğünde mutlaka alkollü olur ve zaten daha yeni sabah suçlusu olduğu için, akşamında dokunmaz bana, ne fiziki ne de psikolojik. Önümde uzun bir gün var bana ait.

Bağdaş kurmuş olduğum bacaklarım uyuşmuş. Milyonlarca karınca, börtü böcek aynı anda bacaklarımda yürüyor. Kökü bende ama uzantıları hareket ettiremiyor olmam pek de bana aitmiş hissi uyandırmıyor. Kalktım bir şekilde. Mutfağa inip kendime okkalı bir Türk kahvesi yaptım. Sade ve bol köpüklü… Sakladığım yerden sigaramı da alıp balkona geçtim. Dün bıraktığım sandalyeme oturup Boğaz’ın muhteşem manzarasına, kapının önünde yürüyen insanların neşeli seslerine, teknelerin üzerinde çılgınca uçan martıların çığlıklarına bıraktım kendimi… İlk kez gördüğüm şiddetten neredeyse mutluydum. Çünkü ilk kez kendimi güvende hissediyordum. Nasıl bilmiyorum ama güvendeydim o anda. Aklıma geldi bir anda kalkıp, evin kapısını kilitledim.

Kahvem bitmiş. Sigaraya doymuş. Yeterince D vitamini aldığımdan da emin olmuş bir halde içeri girdim. Vazosundaki çiçeğine kadar kendi elimle seçmiş, bu muhteşem büyüklükteki salonun hakkını verebilmek için türlü çeşit dergi-kitap okumuş, iç mimar arkadaşlarımdan akıl almış, hepsinin en kalitelisini bulmak, en hayalimdekini yakalamak için o imalathane senin bu showroom benim gezmiş, sonunda evimi şahane bir yer haline getirmiştim. İnsanın içini ısıtan bir mekan yaratmayı başarmıştım. Evimden genellikle hiç eksik olmayan misafirlerim ve kendim için, dergilere kapak olacak bir salon… oturduğun zaman içine gömüldüğün kocaman bir L koltuk. Uzun sohbetler edebileceğin en az 12, en fazla 16 kişilik kütük bir yemek masası. Acayip rahat ve kendi tasarımım olan sandalyeler… Masanın tepesinden sarkan avizeler… ‘Zevkli kadınım vesselam’ diye düşündüm bir an.

Yukarı yatak odasına çıktım yeniden. Üzerimi değiştirip bavulumu çıkardım. Sanki daha önceden hazırlanmış gibi hissediyordum. Sanki defalarca bu işi tekrar etmişim kadar tereddütsüz hazırlanıyordum. Bavuluma ihtiyacım olabilecek her şeyi doldurdum. Kasadan birkaç parça takımı aldım. Biraz nakit para vardı. 750TL kadar, onu da aldım. Pasaportumu da aldım mı tamamdır. Spor ayakkabılarım ayağımda, üzerimde bir tişört, bir kot, bir hırka… öylece durdum.

Bu kadar mıydı benim hikayem? Gidişim suskun mu olacaktı? Böyle mi bitecekti? İçim el vermedi. Kendimden ziyade kocama yakışacak bir veda etmeliydim. O vedaların en güzelini, en özelini ve en unutulmazını hakkediyordu. Zira beni bataktan kurtarmış, beni alarak namusumu temizlemiş, orospuluğumu görmezden gelerek evine hanım yapmış… Sinirliyken, üzgünken, kızgınken birkaç söz söylemesi canımdan eksilmez ya! Ne var yani? Sonuçta ‘her şeyime rağmen’ beni seviyor! Altımda arabam var, anamın evinde mi gördüm arabayı? Ha ha ha! Ne arabası, kendime ait bir yatak odam bile yokmuş, salonda koltukta uyuyormuşum! Onla evlenince olmuş neyim varsa, falan filan…

Ne diyebilirim ki, evet arabam yoktu ama tüm taksiler benimdi. Evet kendime ait yatak odam yoktu çünkü yatak odamı anneanneme tahsis etmiştim. 80 yaşındaki kadını koltukta mı yatıralım, yer yatağında mı? Amaaan beee! Kime, neyi açıklıyorum ki ben!..

Kocama layıkıyla bir veda edebilmek için ihtiyacım olan, yalnızca bir makastı. Hayali ya da gerçek, bir makasın olduğu her yerde, her zaman yeni başlangıçlar vardır. Bunu asla unutma!

Aldım makası elime, daldım dolabın içine… doğruyorum, ama ne doğramak… İnsanlar böyle böyle duygularla üçüncü sayfa haberi oluyor demek ki… Zaten bu hayatta ya katilsin ya kurban! Ya avsın, ya avcı. Günün birinde, işler tersine döner de av, avcıyı avlarsa…

Her şeyi; o çok sevdiğim salondaki koltuklar da dahil, perdeler, kırlentler…Ne var ne yoksa, her şeyi doğradıktan sonra aklıma geldi aynaya bakmak; tam evden çıkarken… Suratımda 5 parmağının izi çıkmış, ciddi bir kızarıklık var şimdilik, çenemden şakağıma kadar. Biraz da gözümün kenarı… Kürek kadar elleriyle, var gücüyle… Muhtemelen akşama dek morarmış olacak… Ama önemli değil. Bu iş yorucuymuş, V yakalı tişörtüm kaymış, sütyenim meydanda, düzelttim. Kotum kıçımdan kaymış, yukarı çektim. Hırkamı düzelttim. Saçlarımı ellerimle şekillendirmeye çalıştım, oldu gibi… Sırt çantamı omuzuma atıp, tekerlekli bavulumu da arkama kattım… Evet, işte hazırım, ben gidiyorum!

*

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s