Genel
Comments 2

Ta en başta…

-Ben mi dedim Çırağan’da düğün yap diye Kenan? Kendin direttin illa orası olacak diye. Otel mi tükendi İstanbul’da?

+Sus Beril, bak çok sinirliyim, hıncımı senden almayayım!

-İyi de…

+Sus dedim dimi!?

Sus dedi mi susacaksın, yoksa öyle bir laf eder ki, bir daha konuş dese de konuşamazsın alimallah! Hızlandırılmış evlilik sürecine hoş geldin sayın okur! Dalga geçmiyorum. Evlilik teklifinden tam bir hafta sonra mekan arayışına girdik, 2 hafta sonrasında istemeye geldiler ve resmi olarak nişanlandık. Şimdi de 2 ay sonrası için kafasına taktığı o tarihte Çırağan’da yer yok diye bana yükseliyor! Anası göbek bağını Çırağan’a atmış amına koyayım! Ben gelin kişi olarak mekanda diretmiyorum, adam resmen Çırağan’da terör estirdi, istediği tarih dolu diye. Adamlar ‘buyurun, bizden, istediğiniz zaman, istediğiniz salonumuzu seçin’ deseler de gidemeyiz artık! Rezil olduk!

+Aç mısın?

-Çok değil!

+Çok değil ne? Aç mısın? Değil misin?

-Açım ama az açım Kenan. Biraz daha yemeden durabilir durumdayım. Karnım kazınmıyor yani. Anladın mı?

+Amma uzattın be! Bir yerde bir kahve içelim o zaman.

-bak o olur işte.

 

Maçka’dan Nişantaşı’na çıkarken aklına geldi, az önce ya’lı be’lı konuşan babammış gibi inanılmaz sakin ve sevecen bir şekilde konuşmaya başladı.

-Hilton’a da bakalım mı ya?

+Bilmem, sen bilirsin. İstersen bakalım.

Sonra yine yükseldi;

-Kızım bak, ben bayılmıyorum hee böyle kamyonla para vererek düğün yapmaya. Ben zaten bir kere evlenmişim. Görmüşüm ne olduğunu. Senin için yapıyorum. Çırağan olamıyor gördüğün gibi. Hilton, Ritz, Raddison… İyisi mi sen hafta içi ara bir görüş hepsiyle. O tarihte boş yerleri varsa 600 kişi, yemekli… Randevulaş işte. Öyle gidip görüşelim. Ben iyice gerildim.

+Tamam. Öyle yapalım, daha mantıklı.

Düğünleri oldum olası sevdim. Eğlence yüklü, herkesin birbirine en şık elbiselerini, en güzel modelli saçlarını, en şaşalı takılarını gösterdiği, en cool adamın bile günün sonunda o sahneye çıkarak misket havası oynadığı, şahane bir ortam bence. Ayrıca da memleketimiz sebebiyle bol davul-zurnalı kabile dansımız olan halay var ki, hastasıyım. Sabahlara kadar halay çekebilirim. Ama Çırağan değil de Tanrıverdi Düğün Salonu bile olurdu benim için. Yemin ederim sorun değildi.  Ne fark eder ki, maksat sevdiklerimizle bir arada olmak ve bolca halay çekmek değil mi? Mekânın dış manzarasının denize mi, otosanayiye mi baktığının ne önemi var? Allah aşkına, şu mevzudan dolayı son 1,5 saattir gerim gerim gerilmeye ne gerek var?

Bir taraftan ev arıyoruz, bir taraftan kına gecesi için mekân bakıyoruz, bir taraftan düğün için mekân bakıyoruz… Deli mi sikti bizi, o ay olmasın da başka ay olsun! Neden bu kadar acele ediyoruz? Hamile filan da değilim oysa! İki ayağım bir pabuçta. Kenan ise, gerginlikten kendini viskiye vurmuş durumda ‘rahatlatıyor’ diyor ama giderek alkolikliğin sınırlarını zorluyor. Asabi, suskun, konuştuğunda da kırıp geçiren bir adama dönüştü. İnanılmaz derecede takıntılı bir adam var artık karşımda. Bir bardak su bile isteyecek olsam on kere düşünüp en harika ses tonumla istemeye çalışıyorum.

Üst üste aşırı yaralayıcı kavgalardan sonra aile terapistine gitmeye karar verdik. Daha doğrusu, kendisi son 1.5 yıldır psikoloğa gidiyormuş zaten, ben de biliyordum en başından beri, bu aramızdaki gerginliği anlatınca terapisti benimle de tanışmak istemiş. Benle görüştükten sonra da eğer gerek görürse aile terapistine yönlendirirmiş. Yalnızca bir kere görüşmeye gittim. “Her şey zamanla yoluna girecek. Ben Kenan Bey’i uzun zamandır tanırım. Daha önce başından geçen evlilik sebebiyle kendisinin evlilik fobisi olduğunu söyleyebilirim” dedi. Sanırım o ana kadar bu denli saçma bir rahatsızlık duymamıştım.

+Evlilik fobisi mi? Şaka mı yapıyorsunuz siz? Evlilik fobisi olan adam illa şu gün evleneceğiz diye diretir mi? Ona fobi denmez, tükürdüğünü yalamıyor denir. Ayrıca… Kusura bakmayın gülüyorum ama 13 yaşında çocuk gelini gerdeğe zorlamıyoruz burada. Evlilik fobisiymiş! Hah!

-Yapmayın Beril Hanım, siz aklı başında, olgun bir kadınsınız. Ne demek istediğimi…

+Ben olgun filan değilim Nur Hanım! Ben gelinliği dolabın kapağında asılı duran, evlilik arifesinde bir kadınım. En mutlu olmam gereken zamanda hayatımın azabını çekiyorum ve beni bu kadar huzursuz edecek davranışlar sergilenirken, gelip bana ‘evlilik fobisi’ filan diyemezsiniz. Ben olgun bir kadın değilim Nur Hanım! Olgun bir kadın da olmak istemiyorum. Ben sadece mutlu bir kadın olmak istiyorum. Ben müstakbel kocamın tam olarak neyi olduğunu öğrenmek istiyorum. Doğrusunu bilmek istiyorum. Buraya ‘evlilik fobisi’ gibi komik bir teşhisi benle paylaşmak için çağırmadınız herhalde beni. Nesi var?

-Beril Hanım, şöyle anlatayım, evlilik fobisi benim uydurduğum bir tanım değil. Bir fobi dalıdır bu. Örümcekten korkmak, sudan korkmak, Tanrı’dan korkmak gibi. Kenan Bey’de bu var. Öncelikle bunu kabul etmeniz gerekiyor! İkinci olarak da eşiniz O.K.B. hastası.

+O.K. ne hastası? Anlayamadım!

-O.K.B. yani Obsesif Kompülsif Bozukluk. Bu tam anlamıyla, sizin sandığınız şekilde bir ‘akıl’ hastalığı değil. Ama nezle, grip nasıl bir hastalıksa, bir şekilde bulaşıp, yerle bir etmeden de geçmiyorsa, bu da bir ruh hastalığı. Şu anda var. Yerle bir etmiş. Ama geçecek. Biraz uzun bir zaman alabilir geçmesi ama bunun ilacı da sevgi ve emek. İlgi ve sabır. Bazen çok uzun zamanlar semptomlardan hiçbirini görmeyeceksiniz. Unutturacak bu hastalık kendini. Bazen de üst üste günlerce sürecek. Önce haftada bir göreceksiniz bu krizleri.

+Pardon, Nur Hanım, sözünüzü kesiyorum da ben ne dediğiniz konusunda en ufak bir fikre bile sahip değilim. Bu opsesif kopm…yani adı her neyse, tam olarak Türkçesi nedir?

-Takıntı.

+Takıntı? Bildiğimiz takıntı mı?

-Aynen, bildiğimiz takıntı. Dediğim gibi bu krizleri önce haftada bir göreceksiniz, sonra ayda bir, sonra 3 ayda bir, derken yılda bir… O şekilde azalarak kaybolacak.

+Bu hesaba göre yıllar sürecek bir süreçten bahsediyoruz, öyle mi? Ben yıllar boyu bunu mu çekeceğim bu şekilde? Sizin, Kenan’ın bana nasıl davrandığınıza dair bir fikriniz var mı? Neler söylediğine, ne hakaretler ettiğine, nasıl uzaklaştığına dair?

-Biliyorum, bahsetti bana. Sanırım bakire değilmişsiniz. Bakın bunu bir kadın olarak size söylemek bile utanç veriyor bana. Ama grip olanı burnu akıyor diye suçlayamıyorsak, OKB’liyi de saçma da olsa aynı fikre takılıp kalıyor diye suçlayamayız. Bakire olsaydınız, o zaman da kırmızı oje sürüyor olmanıza takılırdı, ya da sarı saçlı olmanıza veya pilavı annesi gibi pişiremiyor olmanıza… Kısacası onun elindeki en sağlam done sizin bekaretiniz şu anda. Dolayısıyla biraz sabır göstermeniz gerekiyor. Anlıyor musunuz beni?

Kanım çekilmiş gibi hissettim. Anlattıklarını sindirmem için bana biraz zaman gerekiyordu. Özellikle son birkaç haftadır bana yaşattıklarını da baz alırsak benim tanıdığım, o sabahlara kadar sohbet ettiğim adam gitmiş, bambaşka bir adam gelmişti. Kafasına göre defalarca ayrılmaya kalkmış, kendi kendine yeniden barışıp çiçekler göndermişti iş yerime. Başından beri bildiği bekaretim ve sevişmelerimiz artık her seferinde olay oluyordu. İnanılmaz bir tiksintiyle bakıyordu yüzüme. Aşırı bir nefret duygusu vardı. Bana olan tavırlarından geçtim, günlük konuşmalarımız bile berbat ilerliyordu. Düğünü erteleme fikrini de sıcak bakmıyordu. Her şeye rağmen o düğün muhakkak olmak zorundaydı. Ben de bu zorunluluğu anlamıyordum. Her şeyden büyük kavgalar çıkarıyordu. Asla karşılıklı olarak bir şeyleri tartışarak sonuca bağlayamıyorduk. Yeni evimizin bulunduğu semtteki muhtarlığın hafta içi saat iki buçukta kapalı olması bile bir kavga sebebiydi ve oradan başlayan konu muhakkak benim bekaretime dönüyordu. İnanamıyordum.

Cuma’ya giden işçiler, Türkiye’deki adalet sistemi, haberlerde öldürülen bir kadın, bir dizideki karakter, arkadaş ortamımız içindeki birine yaptığım bir şaka, bankadaki kredi oranları, o akşamki seksimiz… Her şey ama her şey, nasıl oluyordu bilmiyorum ama dönüp dolaşıp bana giriyordu. Ruhum daralmıştı artık, soluk alamıyordum.

*

8 yıl bugünü bekleyen Elif’in düğünü gelip çatmıştı. Elif ve benim düğünüm arasında tam 45 gün olacaktı. Dünyanın en mutlu ve en güzel gelini olabilirdi Elif. Prenses model gelinliğinin içinde gerçekten bir prenses gibi duruyordu. Saçı, makyajı her şeyiyle dört dörtlüktü. Salon tıka basa doluydu. Heyecanla ağzı kulaklarında, salona girmeyi bekleyen bu sevimli çiftin nikah şahitlerinden biri ben diğeri de Kenan’dı. Aynı zamanda sağdıçlık görevi de bizimdi. Her şey bitip de geriye sadece çılgınlar gibi eğlenmek kalınca ben de attım kendimi sahneye. Shot’ların biri gidip biri geliyordu. Herkes dut gibi sarhoştu. Kenan’ın da keyfi yerindeydi. Acayip eğleniyorduk. Uzun zaman sonra ilk defa rahatlamış, sevgi dolu bakıyordu bana. Sabaha karşı beni eve bırakırken yine kırdı kendimi güzel gördüğüm o muhteşem aynayı; ‘Cüneyt ne kadar da şanslı bir insan… Elif’le yıllardır beraberler. El değmemiş, tazecik bir kız Elif!’

Tek diyebildiğim “Ya Allah senin belanı versin yaa!” oldu. Neden bela okudum bilmiyorum ama sanırım biraz alkolden biraz da kırgınlıktan. Biraz da kızgınlıktan. Biraz da acıttığından belki biraz da kıskandığımdan…

*

Erkekler kendi aralarında nasıl cinsellik muhabbeti döndürüyorsa, kadınlar da aynı şekilde bahsediyor, kimle olduklarından, kimin çükünün yamuk, kimin kokusunun kötü, kimin performansının iyi olduğundan. Hayallerinizi yıkmak istemem ama bu böyle. Herkes için böyle. Herkes konuşur. Ta ki artık karısı veya kocası olana kadar… O nokta sihirli bir noktadır. O viraja girildiği andan itibaren daha doğrusu düzelteyim, ilişki kadın nazarında ‘ciddiyete bindikten sonra’ bir daha asla konuşulmaz. Asla detay verilmez ve asla eleştirilmez. Ben Elif’in kimle ne yaptığını ne yapmadığını çok iyi biliyordum. Saklamazdı benden. Anlatırdı. Cüneyt’i de ilk baştan itibaren bildim. Ne zaman ki ‘ben galiba âşık oldum’ diye geldi bir gün okuldan çıkışta, o gün Cüneyt ile ilgili son oldu. Demem o ki, kimse o kadar da el değmemiş değildir, günümüzde olmak da zorunda değildir üstelik. Velev ki, senin tabirinle ‘orospunun biri’ dahi olsa, sana verilecek hesabı yoktur o kadının. Zira seni ilgilendiren senden sonrasıdır. Senden sonra yaparsa bir hata sorarsın hesabını. Anlımıza yazılanlar çıktı alınıp, fasikül fasikül elimize verilseydi keşke… Belki o zaman senin hata dediğin o tecrübeleri edinmeden gelirdim sana…

*

Annemler de düğündeydi ama haliyle benden önce dönmüşlerdi eve. Ortamı görmüş olduğundan benden detay istemeyeceğini biliyordum. Çok yorgun olduğumu söyleyip derhal yatmak, gözyaşlarımı gizlemenin en doğru ve kolay yolu olacaktı. Sabaha kadar biraz daha toparlanır, hayata kaldığım yerden umutla bakmaya devam edebilirdim.

Uyku nasıl muazzam bir haldir öyle… Hiç düşündünüz mü, uyku büyütür, sakinleştirir, unutturur, acıları, ağrıları dindirir, zamanın hızla geçmesini istediğimiz zamanlarda imdada yetişir, hastalıkları düzeltir, dinlendirir, yeniler… Uykunun kıymetini ne kadar biliyoruz sizce? Uyku için bayramlar ilan edilmeli bence, uyku bayramları… Kurban Bayramı ya da Ramazan Bayramı ya da 23 Nisan gibi… O bayram günlerinde, sabahtan akşama kadar uyunmalı. Uykunun hakkı verilmeli. Uykuya şiirler yazılıp kurbanlar verilmeli… Uyku için en güzel kıyafetler giyilmeli… Kimse kimseyle konuşmadan sadece uyumalı… Uykuyu bize bahşeden Yüce Tanrıma selam olsun!

Çocukluğumdan beri en büyük kurtarıcım ve kahramanım hep uyku oldu. Zor zamanlarımda başımı yastığa koyduğum anda okşamaya başladı saçlarımı. Hiç yollarını gözlemek zorunda kalmadım. En sinirli, en üzgün, fiziksel ya da ruhsal her acı içinde olduğum an, bitti yanı başımda. İyi bir dostumdur uyku. Canım uyku, yine imdadıma yetişti. Hatırlamaktan kaçınmama rağmen her vurgusuyla beynimde çınlayan o cümlenin yarattığı hüzünle aldı beni koynuna ve tam da hayal ettiğim gibi öğlene doğru uyandığımda her şey sıfırdan başlamıştı.

Annemin böyle bir durumu olsaydı, babam annemi alır mıydı acaba? Hadi, diyelim ki aldı, her daim bunu yüzüne mi vururdu? Nasıl oldu bilmiyorum ama bunu anneme sorabildim, kahvaltı sofrasındayken; ‘Deli misin sen? Baban benim canıma okurdu öyle bir durumum olsaydı kızım’ dedi ve ekledi ‘Beril, kim olsa delirir annecim. Hiçbir erkek karısının kendinden evvel başka biriyle birlikte olduğunu kabul etmez. Dünyanın en harika en görgülü adamı da olsa bir gün mutlaka bunu başına kakar! Daha önce başından evlilik geçmiş kadınlara bile iyi özle bakılmazken…’ dedi. Dürüst olayım, annemin benim bekaretimle alakalı ne bildiğini bilmiyordum. Hala da bilmem. Ama tahmin ettiğini düşündüm hep. Annem tüm despotluğuna rağmen gelip de o malum soruyu bana soracak kadar sığ bir kadın değildir. Tamam çelişiyorum belki, kabul. Sonuçta ‘ya hamile rolü verirlerse ben elaleme ne derim’ diye bayılan kadın benim annem. Ama sanırım tamamen yüzgöz olmak istememesiyle alakalıydı.

Baştan sona çelişki dolu hayatlarımız var farkında mısınız? Keşke birilerinin kendi tecrübelerinden yola çıkarak yaptığı hataları ve doğurduğu sonuçları görsek de ‘haa’ desek, ‘o yaptı, ben yapmayayım’! ama yok! O şey, her neyse, illa, bizzat tecrübe edilecek, hata yapılacak. Can yanacak ve sanki ta en başta hiç uyarılmamış gibi utanmadan bir de ders çıkarıp arkadan gelenler uyarılacak. Erkekleri bilmem ama kadın milleti olarak malız. Şahsen ben öyleyim. Siz de öyle olduğunuzu düşünüyorsanız şimdi, derhal mutfağa gidip kendinize sade bir Türk Kahvesi yapın ve geri gelin. Çünkü bu mallığımızı kutlamamız lazım!

 

-Napıyosun?

+Hiç, Evdeyim. Geç uyandım zaten…Dinleniyorum. Sen?

-Aynı ben de.

Kafasına silah dayandığı için arıyor sanki. Kendini zorunda hissettiğiniz için yaptığınız şeylerin kıymetsizliği hakkında bir fikriniz var mı? Dışarıdan nasıl göründüğünüz veyahut karşınızdakini nasıl hissettirdiğiniz hakkında bir fikriniz var mı? Yapmasanıza! Neden yapıyorsunuz? Beni arayıp da ne yaptığımı öğrendiğinde ne olacak? Zaten bir şey yapıyor olsam, aramızdaki yazıya dökülmemiş kanunlar çerçevesinde mutlaka haberin olurdu. Demek ki, evden burnumu çıkarmamışım. Öylece bıraktığın yerdeyim. Ama yok! Bu alenen nabız yoklama operasyonu yapmaktır. Varsa dilenmeyi hak eden bir özrünüz, dileyin ve uzaklaşın. Ama suçluyken, güçlü olmayın. Sıçtığınızı sıvamaya çalışmayın. Düştüğünüz gözleri oymak gailesine düşmeyin. Adam olun! Kadınsanız bile ‘adam olun’!

Uzun bir sessizlik…

+Bir şey mi oldu Kenan? Muhabbetine doyum olmuyor da…

-Daha ne olsun? Ya Beril çok merak ediyorum, yaptığından mutlu musun?

+Nasıl yani, ne yaptım ki…

-Gece konuştuğumuz şey, mutlu musun? Değdi mi yani?

+Kenan istersen bunları daha sonra yüzyüze konuşalım.

-Niye? Ne değişecek? Düşünmek için zaman mı kazanmaya çalışıyorsun?

La havle vela kuvvete illa billahil alliyil azim.

+Kenancım, bak kafam kazan gibi. Akşamdan beri de yeterince canım sıkkın. Şimdi gerçekten konuşmak ve yeniden kırılmak istemiyorum. Tamam mı? Sen de dinlen, yat, kalk, bir şeyler bul kendine yapacak… Biraz kendi halimizde kalalım olur mu canım?

-Sen hayatın boyunca kendi halinde kalmışın bak gördük olanı… yemediğin halt kalmamış! Ya ben çok merak ediyorum Beril, İstanbul’da ‘vermediğin’ kimse kaldı mı senin?

+Kaldı Kenan, baban kaldı!..

Bana bir rahatlık, bir huzur geldi bir anda. Sanki aşırı derecede sıkıştıran çişimi üzerime yapmışım gibi bir his. Boşluktan aşağı düşüyormuşum gibi bir his. Aynı anda tüm vücudumun uyuştuğunu ve dünyamın karardığını ve bambaşka bir gezegene ışınlanıyormuşum gibi bir his.

Kendime geldiğimde tüm ev ahalisi tepemdeydi. Önce ufak çaplı bir sinir krizi ile cep telefonumu önümdeki sehpaya defalarca vurup parçalamışım. Sonra tabi bir çığlık senfonisi tutmuş beni… Ardından da düşüp bayılmışım. Bu bayılmalar anne yadigarı olabilir mi? Vücut kendini ‘kriz anlarında kapatıyor’ olabilir mi? Şimdi gülüyorum bunları yazarken, evet aynen; o gün üzüntüden bayıldığım şeye bügun gülüyorum. O köprünün altından akan sular kadar coşkun ve hürüm artık…

-İyi misin annecim? Beril, kendine gel ne olur!… İyi misin?

Tek istediğim, anneme ingilizce yanıt vermekti. Ne alaka bilmiyorum.  ‘Yes mom, I’m fine, don’t worry, everthing is gonna be allright. Ijust got really pissed off so I lost myself. Can you please give me a cigartte and the lilght?…. ‘

Bunca rezilliğe bir de bilmedikleri bir dilde konuşmayı eklemedim tabi ki. Elimle (işaret ve orta parmaklarımı dudaklarıma götürerek) ablamdan sigara istedim. Uzattı. titreyerek içtim. Annem ve şaşkınlık içindeki anneannem hiçbir şey demeden mutfağa geçtiler. Ablam öylece kalmıştı ayakta ve yüzünde tuhaf bir ifade vardı korkmuş, kırılmış, üzgün…

+İyiyim abla, merak etme.

Hala yüzüme bakıyor…

+Benden bu kadar abla! Bitti.

***

Reklamlar

2 Comments

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s