Son Yazılar

Alooo!

En son ne zaman kendi kendinizle yalnız kalıp, kendiniz, kendinizle, kendiniz için bir şey yaptınız? En son ne zaman boş boş duvara bakıp hayal kurdunuz? Ne zaman sessizlik içinde ayaklarınızı uzatıp bir fincan kahve içtiniz? 2 gün önce? Dün akşam? Bu sabah?… Peki ya telefonunuz olmadan??? Sıfır iletişimle?.. Dış dünyadan tamamiyle kopuk vaziyette??

*

Öyle teknolojiyi yakından takip edip her yeni çıkana atlayan bir tip değilim çok şükür! 2016’nın Ocak ayından beri aynı telefonu kullanıyorum. Iphone 6S Plus. Emektar telefonumun garantisinin G’si kalmdı zira defalarca tamir ettirdim çeşitli sebeplerle & çeşitli yerlerde.

Nihayet hakkın rahmetine kavuştu. ‘Yaprak döker bir yanımız, bir yanımız bahar bahçe’ derken, eşim “yaptırırız ya, çöpe atacak değiliz ya” dedi. Artık yeni telefonu hakettiğim kanısındaydım oysa ki ben…

Sonuç: bu sefer ki operasyon biraz zaman alabilirmiş. Yarı çalışır halde 3 gün; 3 de tamir vaadiyle elimden alınmış olan gün sayısı…. Şuan itibariyle 5 gündür boştayım. Yarın akşam kavuşacağız sanıyorum.

Elimi ayağımı koyacak yer bulamıyordum en başta. Bağımlısı olmadığımı iddia eden ben, meğersem baya baya esiriymişim. Biz eskiden ne yapıyormuşuz? Nasıl iletişime geçiyormuşuz? Nasıl haberleşip organize oluyormuşuz şaşkınlık içindeyim. Acil bir durum olsa ne yaparım diye düşünürken, bir anda acil bir durum peydah oldu ve eşimi aramam gerekti. Şunu anladım ki, kriz anlarında kafam süpersonik çalışıyor! 🙂 Skype üzerinden 5,00$ karşılığında ilk aramamı gerçekleştirdim. Demek ki ölmüyormuşuz!!

Velhasılkelam şuursuzca buzdolabını açmış, öylece içine bakarken bir anda ‘napıyorum yaa ben’ aydınlanmasıyla kendime geldim. Giriştim evi temizlemeye. Ardından 1 haftadır bekleyen ütüleri hallettim. Derken ne zamandır yazmayı planladığım şeyler, aylık ajanda planlamam, elden çıkarılmayı bekleyen eşyaları ayıklamak, mutfak alışverişim ve ne zamandır ertelediğim mail trafiğimi de tamamlayınca kütüphaneme dalıp kitaplarımı organize ettim. Okunmayı bekleyen eserlerden seçimler yapıp birkaç sayfa da olsa başladım. Saksılarda boynunu bükmüş çiçeklerimin toprağını değiştirip bahçemle ilgilendim… Kendimi bildim bileli “ben öyle toprak işlerinden hoşlanmıyorum” derken, gayet de keyifli bir iş olduğunu düşünüyorum şu anda… Fazla mı duygusallaştım acaba?

Kendimi hala bir boşlukta hissediyor muyum? Artık hayır! Aksine telefonum hiç gelmezse çok daha huzurlu bir insan olacağımı düşünüyorum. Zira ne iş ne aile ne de arkadaş çevremden uzayıp giden konuşmalar, saçma sapan whatsapp yazışmaları olmadan; sosyal medyada baş parmak kanseri olana dek ekran kaydırmadan aslında ne kadar verimli ve huzurlu olabileceğimi fark ettim. Şimdi elimde olsa İnstagram, Twitter, Facebook, Candy Crush, tekrar İnstagram tekrar Twitter, Whatsapp gruplarına laf yetiştirme filan derken, her gün olduğu gibi akşamı edecek ve yine “24 saat bana yetmiyor, çok yoğunum” tribine girecek ve yine bir çok işim yarım kalmış olarak akşam yatağıma girecektim. Yalan mı? Birçoğunuz tıpkı benim gibi “aşırı yoğun” değilmisiniz?? Hadi itiraf edin! 🙂

Neden bu kadar çok teslim ettik kendimizi bu kul yapımı alete? Neden biz onu değil, o bizi yönetir olmuş hiç düşünüyor musunuz? Bir uzvumuz gibi olmuş. Evet, şimdi burada faydalarını saymayacağım elbette, ne denli faydalı bir alet olduğunu Alexander Graham Bell’den sonra doğan her birey biliyor. Lakin amacını da aştı sayemizde… Adam bunu icat ederken muhtemelen bu kadar müptezeli olacağımızı tahmin etmemiştir!

Eğer fırsatınız ve birazcık da cesaretiniz varsa 1 kerecik olsun deneyin onsuz yaşamayı. Söz veriyorum, günün sonunda bu özgürlük hissini çok seveceksiniz.

Sevgiler.

 

 

Reklamlar

İçimden geldiği gibi-2

Bazen çok uykusu olmasına rağmen yatak batar ya insana, kendiyle yüzleşir, değişik ayndınlanmalar yaşar, şükreder, dua eder, reddeder ya insan beynindekileri… İçimde kalacağına dışımda kalsın dedim ben de, üşenmedim, yazıyorum işte.

Kendimi ne zaman gerçekten seveceğimi bilmek istiyorum artık. Ne zaman aynada gördüğüm kadında kusur aramak ya da gördüğü kusurları yüzüne vurmak yerine onu olduğu gibi kabul edip, öylece sevebileceğim bilmiyorum. Başkalarına bu kadar merhametliyken kendime neden bu kadar acımasızım bilmiyorum. Yazmıyor bunlar benim okuduğum kitaplarda.

Ne mutlu bana ki içtiğim bir bardak sudan sonra bile içimden “oh çok şükür” derim. Şükrederim. Ama verdiği nimetlere… Kendimi de bu evrene bahşedilmiş bir nimet olarak görmeyi, çok heyecanlıyken bile sakin kalabilmeyi, hararetle bir şey anlatırken kendimi kaybedip olayı bir Hamlet tiradına dönüştürmeden basit, düz ve net olabilmeyi, daha az verici olabilmeyi… Mesela, “hayır” diyebilmeyi ve bir hayır yüzünden bin gün vicdan azabı çekmemeyi dilerdim. Fiziksel özelliklere imrenme olayını aşalı neyse ki çok zaman oldu. Nasıl olduysa onu başardım da kalanlar?

Kimseye bakmadan, kimseyi incelemeden kendim olabilmeyi çok isterdim mesela. Benim karakterimin herhangi bir atomunu parçalamaya kalksanız, çekirdeğe varana kadar beş yüz elli kişiden izler bulurdunuz. Oysa ben salt, kendim olmak isterdim.

32 yaşındayım. Sorsanız bana neye yeteneğin var diye, hala net bir yanıt veremem. En sevdiğim rengin ne olduğundan bile emin değilim çoğu zaman. Allahtan sevmediğim rengi biliyorum; neyse, ondan da emin olmadığımı bu satırda uzun süre bekleyince anladım. Hayırlısı olsun!

Her sabah, akşamdan hazırladığım topuklu ayakkabılı, elbiseli, kemerli kombinimi aynen askılarına geri asar, bir kot-bir kazak kombinimle günüme başlarım. Ve yine her akşam yataktayken kendime sabah koşuya çıkma yeminleri eder, asla çıkmam. Ve yine her gün yeniden yepyeni kararlar alıp tek bir tanesini bile uygulamam.

Ağırlıklı olarak kendimi başarısız bulurum ve bu gibi bireysel kusurlarımı da insan içinde deşifre edip kendimi rencide etmekten asla kaçınmam. Ama karşımda bunu kendine yapan biri olursa derhal terapi moduna geçer, konuşur, gaz verir, onu hayata yeniden bağlarım.

20’li yaşlarımın ortalarında sahip olduğum özgüven ve bu öz güvenin otomatik getirisi olan ‘aşırı havalı olma durumunun’ sanırım bu yaşımda sadece %20si kaldı. Bakın gerçekten kendimi gömmüyorum. İltifat filan da dilenmiyorum. En azından henüz o kadar bitik değilim ama o zamanlar gerçekten o kız kendine çok değer veriyormuş. Sonra 30 gelmiş çatmış. Bir şey olmuş. Ve o kızın yerine -dilim de varmıyor ama- tövbe estağfurullah- neyse söylemeyeyim- böyle kendinden bağımsız bir varlık gelmiş işte…

Tüm bu yazdıklarımı benim kişisel ve benzersiz özelliklerim olarak kabul edip, kendimi kocaman kucaklamak da bir seçenek olabilirdi ama ben kendimi reddetmeyi daha mı kolay buldum ne… Kendime olan inancımı ne zaman, hangi olayda kaybettim ben? Failim mi meçhul benim? Kurban mıyım şimdi ben?!

Anne rahminden bebekle beraber plasenta yerine detaylı bir bilgilendirme klavuzu çıksaydı hayat herkes için çok daha kolay olabilirdi belki.

Neyse, siz kendinizi çok öpün.

 

 

 

 

 

 

Seyahat: Fas/ Kazablanka

Herkese merhaba,

Geçen hafta müşteri ziyareti ve birkaç toplantı için 4 günlüğüne gittiğimiz Kazablanka seyahatimizden bahsetmek istiyorum sizlere… mp2

Avrupa’nın neredeyse tamamına yakınını tavaf etmiş biri olarak ilk defa bir Afrika ülkesine ayak bastım. Çıtayı kontrolsüzce yükselttiğimden olacak, korkunç bir hayal kırıklığı hissettim. 2003 yılında Casablanca’yı (1942 yapımı, IMDB 8,5) izlediğimde koymuştum aklıma orayı ziyaret etmeyi. Bana göre ‘inanılmaz’ bir şehirdi. Rüya gibi bir okyanus şehri…

Türk Hava Yolları’nın direkt uçuşu ile Atatürk Hava Limanı’ndan Muhammed V. Hava Limanı’na indik. İner inmez de korkunç bir pasaport kuyruğuyla karşılaştık. Zaten uçak içerisinde kabin ekibinin dağıtmış olduğu tek sayfalık formları doldurmuştuk. Pasaportla beraber o formu da ilgili kontrol memuruna teslim ettik. Uzun uzun inceleyip geçmemize müsade ettiler. Pasaport kontrol noktasından tam 10 adım ilerideki kapıya doğru yöneldiğimde başka bir memur yeniden pasaportlarımızı istedi. Evirdi, çevirdi, inceledi ve nihayet geçmemize müsade etti. Kapıdan geçip 5 adım attınca mecburi istikamet yürüyen merdivenler… Merdivenin başında başka bir memur dikiliyor. Yeniden pasaport kontrolü…. Alt kata indiğmizde 100 metre kadar yürüdük yeniden bir memur ve yeniden pasaport kontrolü… Seyahatimizdeki ilk ve son boş günümüz akşamın körüne dek pasaport kontrolü ile geçecek diye düşündüm. Yemin ederim, abartmıyorum; 8 kere filan başka başka memurlar tarafından kontrol edildik.

Nihayet valizlerimizi alıp otelimize gitmek üzere kapıdan çıkacaktık ki taksicilerin istilasına uğradık. Hepsi ayrı ayrı yolumuzu kesip valizlerimizi elimizden almaya ve kendi aracına bindirmeye çalışıyordu. Eşimin Fas’a üçüncü gelişi olduğundan duruma gayet vakıf, taksi durağının olduğu yerdeki şoförlerle sıkı bir pazarlığa girişti ve zaten kanunen talep etmeleri gereken ücrete kadar indirdiğine emin olduğunda bindik. (turistlere taksimetre açılışı adamın insafına kalmış. Bizden 245 dolar karşılığı talep eden bile oldu!!!)

Taksiler Mercedes. Ama bizim Albea’lar yanında Limuzin kalır. Resmen araçlar çürük. Paslanmış. Her yeri kırık dökük. Bir tek taksilerin değil, trafikteki tüm araçların durumu neredeyse aynı. Zira şerit kavramı yok. Herkes canı nereden isterse oradan sürüyor arabasını. Öncelik herkesin! Aynı anda herkes önceliğin kendilerinden olduğuna inanıyor. Bir tek kırmızı ışık kavramı oturmuş. Hepsi o. Araçların %70’inin yan dikiz aynaları kapalı. Ortadaki dikiz aynası ise sürücüye bakıyor. Şehirdeki maksimum sürat 90 ama 60’ı geçmiyorlar. Dakka bir gol bir otele vardığımızda ben baya tükenmiştim.

Otel fena değildi ama şehrin genelinde olduğu gibi yabancı dil Fransızca ve Arapça ve bizde yalnızca İngilizce var. İngilizceleri de bir tuhaf. Şahsen, en iyi ingilizce konuşanıyla bile anlaşmakta büyük zorluk çektim.

Milli içecekleri yeşil çay. Bizim gündüz kuşağı programlarında doktorların filan bas bas bağırdığı ‘günde 2 bardak’ dedikleri o yeşil çay; Kazablanka’da kişi başı 2 demlik olarak tüketiliyor.  Birinin ikram ettiği yeşil çayı reddetmek de pek sevimli bir hareket değil aklınızda olsun. Ayrıca, çayı bardağa doldururken demliği en az 1 metre yukarıdan tutup, sıçratmadan dökmek gerekiyor. Bardakta en az 3 parmak köpük olmadan ikram etmiyorlar. Köpük yoksa, bardağı demliğe geri boşaltıp aynı işlemi bir daha deniyorlar. Bildiğimiz çay bardaklarını, ince belli, ajda, vs, rüyanızda görürsünüz! Burada minik su bardakları kullanılıyor çay içmek için. Usül böyle.

Gelelim yemeklerine; ben genelde gittiğim yerin geleneksel lezzetlerinden tatmaya özen gösteririm. Ama bu sefer gerçekten cesaret edemedim çünkü inanılmaz yoğun bir baharat kullanımı söz konusu. Yemekleri, mutfakları, insanları aşırı keskin ve rahatsız edici bir kokuya sahip. Ayrıca yemeklerinde yüksek oranda argan yağı kullanıyorlar. Hayır yanlış yazmadım, argan yağıyla pişiriyorlar yemeklerini. Eşim zaten bilmediği hiçbir şeyi yemeyen, kokuya, görüntüye, servis edenin ellerine bile takıntılı oluveriyor yurtdışına çıktığımızda, o sebeple mümkün olduğunca İspanyol ve Fransız restoranlarını tercih ettik. Okyanus kenti olduğundan da bol bol deniz mahsülleri tükettik.

Başta bahsettiğim filmin çekildiği Ricks Cafe Casablanka’ya mutlaka uğrayın eğer yolunuz düşerse… İçerinin atmosferi tam da hayal ettiğim gibiydi… Çok seveceksiniz.

ricks

Ricks Cafe Casablanca

 

Ayrıca Le Petit Rocher’de muhteşem yemekler yiyip canlı müzik dinlemenizi ve Le Cabestan’da okyanus manzarasına karşı şarabınızı yudumlamanızı şiddetle tavsiye ederim.

pe petit bu

Le Petit Rocher Restaurant

le cabestan

ymk

Le Cabestan’dan

 

Yöresel çarşı-pazar kültürü içerisinde tabi ki yeşil çay setleri, milyon çeşit zeytin, argan yağı çeşitleri, bakır, gümüş, pirinç tepsi ve kaseler, el yapımı deri çantalar ve yerel giysileri olan djellaba var. Bu djellaba’lar uzun entarileri ve sipsivri kapüşonlarıyla tam anlamıyla büyücü kıyafeti 🙂 Altına da yine sipsivri burunlu terliklerle yöresel görünümünü tamamlayabiliyorsunuz. Üstelik kadın-erkek diye bir ayrım olmaksızın herkes giyinebiliyor.

çrsş2

 

Bir de efsanevi büyüklükteki Hassan II. Camii’ni dışarıdan da olsa görmenizi öneririm. Zaten nereye giderseniz gidin muhakkak minaresinin ucunu da olsa görebiliyorsunuz.

Gelelim arap milletine; pisler kardeşim! Yollara çöp atmaktan filan bahsetmiyorum. Bireysel hijyenleri neredeyse yok! Günde 5 kere abdes alıp nasıl kokabiliyorlar, nasıl hala leş gibiler ben anlamış değilim. Ama pisler. Avrupa’da taharet olayının olmamasına şaşırmadım elbette. Ama müslüman bir ülkede taharet olmaması beni gerçekten çok şaşırttı. Bu kadar ibadete düşkün insanlar nasıl olabiliyor da……

Yeniden gitmemiz gerekiyor esasında bu yıl içerisinde. Ben bir daha gider miyim? Big NO!

Kadın / Erkek

Biz kadınlar neden böyleyiz?

Neden biraz geri duramıyoruz? Neden biraz sakin bir şekilde, bir kenara çekilip kendimizi akışa bırakamıyoruz?

-İlişkisini ayakta tutacak diye resmen kontrol manyağına dönüşen bir arkadaşımdan bahsetmek istiyorum; kendisi henüz 30 yaşında ve şehirlerarası, adı konmamış bir ilişkiyi yürütme mücadelesinde. Neredeyse attığı her adımı danışarak ve düşünerek atıyor. Kritik her mesaja yanıt vermeden evvel bana soruyor mesela. Bence zat-ı muhteremle ilişki yaşayan benim!!! TÜ-KEN-DİM!!!

-Çocuğun arkadaşlarını da ele geçirmiş, kendisini sevdirmeyi de başarmış hepsine ve dört bir koldan ablukaya almış durumda.

-Stalk yapmaktan gözlerine perde inmesine az kaldı. Yapma böyle, bırak dağınık kalsın dedikçe daha da körükleniyor. O sebeple doğru veya yanlış diye hiçbir fikir beyan etmeden yalnızca izlemeye karar verdim. Ama dayanamıyorum da… 🙂

-Bir stratejiler, bir cool havalar, bir detaylı planlamalar…. Sanırsın bir sonraki seçimlerde başbakanlığa aday! Nedir yani? Olacak olan her şekilde oluyor zaten, böyle oyunlara gerek kalmadan üstelik. Anlatamıyorum… Her yeni adımda kendi benliğinden bir tık daha uzaklaşırken, yani kendin olamazken, yani kendi öz benliğini reddederken, adamın seni istemesini beklemek…

-Normalde aşırı kıskanç ama ‘kıskançlık özgüvensiz insanların işidir’ gibi bir cümle kurdu geçenlerde çocuğa… Yaşadığım şoku ve kahkahalarımı anlatmam imkansızzz!

-Mesela, çok konuşkandır, bir dakika susmaz… Adamın yanında tam bir lal!

-Mesela, evlenebilemek için bir böbreğini verebilir durumda olmasına rağmen, ‘evlilik toplum baskısından başka bir şey değil’ filan diyor… Delireceğim! Düğün günü, masaların üzerinde olacak çiçeklerin cinsi ve renginden tutun da kaç adet davetiye bastırması gerektiğine kadar planlı üstelik.

Ya kızlar, size bir şey diyeyim mi, geçtim burcunu, yükselenini, doğum esnasında annesinin kaç santim açıldığına kadar araştırmak onu senin kocan, seni onun karın yapmayacak! Olmayacak! Sen artık aşık değil, tehlikelisin çünkü… Adam istese de, Allah izin vermez böyle bir birleşmeye! Etme, eyleme!

Ne olur azıcık sakin olun!

*

Ha, siz erkekler de öyle dünyanın sekizinci harikası filan değilsiniz. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Madem kafanızda en ufak bir gelecek planı yok neden zaman çalarsınız ki? “Olmaz” deyin, herkes yoluna baksın. E öyle de değil! Hem ayranım dökülmesin hem götüm sikilmesin kafası sizdeki.

Günden güne artış gösteren ‘sevgili değiliz ama sevişiyoruz’ kültürü yüzünden karı milletini psikopat ettiniz. Konuşmaya gelince burdan köye yol olan sözleriniz, iş icraata gelince ‘ben evlilik düşünmüyorum’ nokta net!

Tamam evlilik düşünmüyorsun, geçtim evliliği, ciddi ilişkilerin adamı da değilsin. Flört seviyorsun ve tüm yaşantın flörtöz fingirdemelerin gölgesinde geçsin istiyorsun da hayatındaki kadının bundan haberi var mı? Sen ona hiç fuckbody olma teklifinde bulundun mu mesela? Kadın içinde bulunduğu ilişki durumun adını biliyor mu?

Tescilli bir manyak değilse eğer, hiçbir kadın durduk yere böyle sanrılara kapılmaz. Demem o ki, tüm bunların cesaretini veren yine siz erkeklersiniz. Umut vermeyin, hayal kurdurtmayın, sahiplenmeyin ve sahiplenmesine müsaade etmeyin o zaman! Gerek mesajla gerek yüzyüze 7/24 mesai harcayıp işinize gelmediğinde ‘biz arkadaşız yav ne sevgililiği’ demeyin!

Askerde 18 ay boyunca aynı ranzada altlı üstlü yatmışsınız gibi kanka muhabbetine bağlayıp, her bokunuzu anlatıp, sonrasında ‘çok üstüme geliyorsun, boğuyorsun beni’ filan demeyin. Kim olsa psikoya bağlar! Azıcık empati yapın, nedir yani?!!

Dengesiz olmayın yaa! Tamam bu zamanda ‘denge’ sahibi olmak cidden çok zor farkındayım ama harika bir hafta sonu geçirdikten sonra da günlerce aramamazlık yapmayın. Ne şimdi, kime neyi ispat ettiniz? Şair burada tam olarak kime seslendi?

*

Yemin ederim, böyle zamanlarda unumu eleyip, eleğimi astığım için aşırı seviniyorum. Şuanda kendimi flört evresinde düşünüyorum da; düşünemiyorum! Canım kocam kalp ben, iyi ki de evliyim!

Tüm söyleyeceklerim bu kadar değil elbette. Ben bunla alakalı daha çooooook yazarım da şimdilik bye.

 

 

 

 

Sanki biri ‘pause’ tuşuma basmışçasına…

Herkese merhaba,

Uzun zamandır yazmıyorum. Ne sır gibi sakladığım günlüğüme ne buraya ne de deliler gibi yayımlama hayali kurduğum romanımın taslağına…1758043718d3b38c89fdd0b3b9dac864

Sabah bilgisayarımın başına oturduğum andan itibaren tek yaptığım alışveriş sitelerinde gezinmek, günlük magazin haberlerine bakmak (-ki pek ilgimi çeken bir konu olmadı hiçbir zaman), sonra biraz şeker patlatma oyunu oynayıp birkaç video izleyip akşamı etmek. Kendi işim olmasına rağmen en ufak bir şey bile yaptığımı söylersem, yalan söylemiş olurum. Tek bir mail yazmadan günlerim geçiyor…

İçimde sahip olduğum okuma ve yazma aşkı 20 günden fazla bir zamandır beni terketmiş görünüyor. Evde de durum pek farklı sayılmaz; kütüphanemin önündeki sallanan koltuğuma oturup sadece kütüphanemi seyredip hayal kuruyorum. Elimden hiç düşürmediğim kitaplarıma dokunmuyorum bile… Okunmak için sıra bekleyen onlarca eser ve yayım, orada, öylece duruyor.

Depresyonda filan değilim. Olmamı gerektirecek bir durum da yok çok şükür. Neden böyleyim bilmiyorum ama zaman kaybı gibi geliyor bu hallerim, engel de olamıyorum. Diyeti bıraktım. Eskisinden daha çok sigara içiyorum ve normal zamanlarda tüketmediğim kadar yemek tüketiyorum.

Bu aralar Secret’a sardım yıllar sonra yeniden. Sürekli “olumlu” düşünceler, imgelemeler ve anı yaşama çabasındayım. Esas ‘an’ımı kaçırdığımın farkında olarak üstelik…

  • Sizin de böyle zamanlarınız oluyor mu?
  • Neden böyleyim sizce?
  • Kitap yazacağım diyorum ama benim kalemim iş görür mü sizce?

Mutluyum aslında ama gösteremiyorum.

Mutluyum ama canım hiçbir şey yapmak istemiyor.

  • Bu ruh halinden kurtulabilmem için önerebileceğiniz bir yöntem var mı? Gerçekten soruyorum!

Bu durağanlık beni uyuz ediyor ama parmağımı oynatacak gücüm de yokmuşçasına… Sanki biri benim ‘pause’ tuşuma basmışçasına…

Ta en başta…

-Ben mi dedim Çırağan’da düğün yap diye Kenan? Kendin direttin illa orası olacak diye. Otel mi tükendi İstanbul’da?

+Sus Beril, bak çok sinirliyim, hıncımı senden almayayım!

-İyi de…

+Sus dedim dimi!?

Sus dedi mi susacaksın, yoksa öyle bir laf eder ki, bir daha konuş dese de konuşamazsın alimallah! Hızlandırılmış evlilik sürecine hoş geldin sayın okur! Dalga geçmiyorum. Evlilik teklifinden tam bir hafta sonra mekan arayışına girdik, 2 hafta sonrasında istemeye geldiler ve resmi olarak nişanlandık. Şimdi de 2 ay sonrası için kafasına taktığı o tarihte Çırağan’da yer yok diye bana yükseliyor! Anası göbek bağını Çırağan’a atmış amına koyayım! Ben gelin kişi olarak mekanda diretmiyorum, adam resmen Çırağan’da terör estirdi, istediği tarih dolu diye. Adamlar ‘buyurun, bizden, istediğiniz zaman, istediğiniz salonumuzu seçin’ deseler de gidemeyiz artık! Rezil olduk!

+Aç mısın?

-Çok değil!

+Çok değil ne? Aç mısın? Değil misin?

-Açım ama az açım Kenan. Biraz daha yemeden durabilir durumdayım. Karnım kazınmıyor yani. Anladın mı?

+Amma uzattın be! Bir yerde bir kahve içelim o zaman.

-bak o olur işte.

 

Maçka’dan Nişantaşı’na çıkarken aklına geldi, az önce ya’lı be’lı konuşan babammış gibi inanılmaz sakin ve sevecen bir şekilde konuşmaya başladı.

-Hilton’a da bakalım mı ya?

+Bilmem, sen bilirsin. İstersen bakalım.

Sonra yine yükseldi;

-Kızım bak, ben bayılmıyorum hee böyle kamyonla para vererek düğün yapmaya. Ben zaten bir kere evlenmişim. Görmüşüm ne olduğunu. Senin için yapıyorum. Çırağan olamıyor gördüğün gibi. Hilton, Ritz, Raddison… İyisi mi sen hafta içi ara bir görüş hepsiyle. O tarihte boş yerleri varsa 600 kişi, yemekli… Randevulaş işte. Öyle gidip görüşelim. Ben iyice gerildim.

+Tamam. Öyle yapalım, daha mantıklı.

Düğünleri oldum olası sevdim. Eğlence yüklü, herkesin birbirine en şık elbiselerini, en güzel modelli saçlarını, en şaşalı takılarını gösterdiği, en cool adamın bile günün sonunda o sahneye çıkarak misket havası oynadığı, şahane bir ortam bence. Ayrıca da memleketimiz sebebiyle bol davul-zurnalı kabile dansımız olan halay var ki, hastasıyım. Sabahlara kadar halay çekebilirim. Ama Çırağan değil de Tanrıverdi Düğün Salonu bile olurdu benim için. Yemin ederim sorun değildi.  Ne fark eder ki, maksat sevdiklerimizle bir arada olmak ve bolca halay çekmek değil mi? Mekânın dış manzarasının denize mi, otosanayiye mi baktığının ne önemi var? Allah aşkına, şu mevzudan dolayı son 1,5 saattir gerim gerim gerilmeye ne gerek var?

Bir taraftan ev arıyoruz, bir taraftan kına gecesi için mekân bakıyoruz, bir taraftan düğün için mekân bakıyoruz… Deli mi sikti bizi, o ay olmasın da başka ay olsun! Neden bu kadar acele ediyoruz? Hamile filan da değilim oysa! İki ayağım bir pabuçta. Kenan ise, gerginlikten kendini viskiye vurmuş durumda ‘rahatlatıyor’ diyor ama giderek alkolikliğin sınırlarını zorluyor. Asabi, suskun, konuştuğunda da kırıp geçiren bir adama dönüştü. İnanılmaz derecede takıntılı bir adam var artık karşımda. Bir bardak su bile isteyecek olsam on kere düşünüp en harika ses tonumla istemeye çalışıyorum.

Üst üste aşırı yaralayıcı kavgalardan sonra aile terapistine gitmeye karar verdik. Daha doğrusu, kendisi son 1.5 yıldır psikoloğa gidiyormuş zaten, ben de biliyordum en başından beri, bu aramızdaki gerginliği anlatınca terapisti benimle de tanışmak istemiş. Benle görüştükten sonra da eğer gerek görürse aile terapistine yönlendirirmiş. Yalnızca bir kere görüşmeye gittim. “Her şey zamanla yoluna girecek. Ben Kenan Bey’i uzun zamandır tanırım. Daha önce başından geçen evlilik sebebiyle kendisinin evlilik fobisi olduğunu söyleyebilirim” dedi. Sanırım o ana kadar bu denli saçma bir rahatsızlık duymamıştım.

+Evlilik fobisi mi? Şaka mı yapıyorsunuz siz? Evlilik fobisi olan adam illa şu gün evleneceğiz diye diretir mi? Ona fobi denmez, tükürdüğünü yalamıyor denir. Ayrıca… Kusura bakmayın gülüyorum ama 13 yaşında çocuk gelini gerdeğe zorlamıyoruz burada. Evlilik fobisiymiş! Hah!

-Yapmayın Beril Hanım, siz aklı başında, olgun bir kadınsınız. Ne demek istediğimi…

+Ben olgun filan değilim Nur Hanım! Ben gelinliği dolabın kapağında asılı duran, evlilik arifesinde bir kadınım. En mutlu olmam gereken zamanda hayatımın azabını çekiyorum ve beni bu kadar huzursuz edecek davranışlar sergilenirken, gelip bana ‘evlilik fobisi’ filan diyemezsiniz. Ben olgun bir kadın değilim Nur Hanım! Olgun bir kadın da olmak istemiyorum. Ben sadece mutlu bir kadın olmak istiyorum. Ben müstakbel kocamın tam olarak neyi olduğunu öğrenmek istiyorum. Doğrusunu bilmek istiyorum. Buraya ‘evlilik fobisi’ gibi komik bir teşhisi benle paylaşmak için çağırmadınız herhalde beni. Nesi var?

-Beril Hanım, şöyle anlatayım, evlilik fobisi benim uydurduğum bir tanım değil. Bir fobi dalıdır bu. Örümcekten korkmak, sudan korkmak, Tanrı’dan korkmak gibi. Kenan Bey’de bu var. Öncelikle bunu kabul etmeniz gerekiyor! İkinci olarak da eşiniz O.K.B. hastası.

+O.K. ne hastası? Anlayamadım!

-O.K.B. yani Obsesif Kompülsif Bozukluk. Bu tam anlamıyla, sizin sandığınız şekilde bir ‘akıl’ hastalığı değil. Ama nezle, grip nasıl bir hastalıksa, bir şekilde bulaşıp, yerle bir etmeden de geçmiyorsa, bu da bir ruh hastalığı. Şu anda var. Yerle bir etmiş. Ama geçecek. Biraz uzun bir zaman alabilir geçmesi ama bunun ilacı da sevgi ve emek. İlgi ve sabır. Bazen çok uzun zamanlar semptomlardan hiçbirini görmeyeceksiniz. Unutturacak bu hastalık kendini. Bazen de üst üste günlerce sürecek. Önce haftada bir göreceksiniz bu krizleri.

+Pardon, Nur Hanım, sözünüzü kesiyorum da ben ne dediğiniz konusunda en ufak bir fikre bile sahip değilim. Bu opsesif kopm…yani adı her neyse, tam olarak Türkçesi nedir?

-Takıntı.

+Takıntı? Bildiğimiz takıntı mı?

-Aynen, bildiğimiz takıntı. Dediğim gibi bu krizleri önce haftada bir göreceksiniz, sonra ayda bir, sonra 3 ayda bir, derken yılda bir… O şekilde azalarak kaybolacak.

+Bu hesaba göre yıllar sürecek bir süreçten bahsediyoruz, öyle mi? Ben yıllar boyu bunu mu çekeceğim bu şekilde? Sizin, Kenan’ın bana nasıl davrandığınıza dair bir fikriniz var mı? Neler söylediğine, ne hakaretler ettiğine, nasıl uzaklaştığına dair?

-Biliyorum, bahsetti bana. Sanırım bakire değilmişsiniz. Bakın bunu bir kadın olarak size söylemek bile utanç veriyor bana. Ama grip olanı burnu akıyor diye suçlayamıyorsak, OKB’liyi de saçma da olsa aynı fikre takılıp kalıyor diye suçlayamayız. Bakire olsaydınız, o zaman da kırmızı oje sürüyor olmanıza takılırdı, ya da sarı saçlı olmanıza veya pilavı annesi gibi pişiremiyor olmanıza… Kısacası onun elindeki en sağlam done sizin bekaretiniz şu anda. Dolayısıyla biraz sabır göstermeniz gerekiyor. Anlıyor musunuz beni?

Kanım çekilmiş gibi hissettim. Anlattıklarını sindirmem için bana biraz zaman gerekiyordu. Özellikle son birkaç haftadır bana yaşattıklarını da baz alırsak benim tanıdığım, o sabahlara kadar sohbet ettiğim adam gitmiş, bambaşka bir adam gelmişti. Kafasına göre defalarca ayrılmaya kalkmış, kendi kendine yeniden barışıp çiçekler göndermişti iş yerime. Başından beri bildiği bekaretim ve sevişmelerimiz artık her seferinde olay oluyordu. İnanılmaz bir tiksintiyle bakıyordu yüzüme. Aşırı bir nefret duygusu vardı. Bana olan tavırlarından geçtim, günlük konuşmalarımız bile berbat ilerliyordu. Düğünü erteleme fikrini de sıcak bakmıyordu. Her şeye rağmen o düğün muhakkak olmak zorundaydı. Ben de bu zorunluluğu anlamıyordum. Her şeyden büyük kavgalar çıkarıyordu. Asla karşılıklı olarak bir şeyleri tartışarak sonuca bağlayamıyorduk. Yeni evimizin bulunduğu semtteki muhtarlığın hafta içi saat iki buçukta kapalı olması bile bir kavga sebebiydi ve oradan başlayan konu muhakkak benim bekaretime dönüyordu. İnanamıyordum.

Cuma’ya giden işçiler, Türkiye’deki adalet sistemi, haberlerde öldürülen bir kadın, bir dizideki karakter, arkadaş ortamımız içindeki birine yaptığım bir şaka, bankadaki kredi oranları, o akşamki seksimiz… Her şey ama her şey, nasıl oluyordu bilmiyorum ama dönüp dolaşıp bana giriyordu. Ruhum daralmıştı artık, soluk alamıyordum.

*

8 yıl bugünü bekleyen Elif’in düğünü gelip çatmıştı. Elif ve benim düğünüm arasında tam 45 gün olacaktı. Dünyanın en mutlu ve en güzel gelini olabilirdi Elif. Prenses model gelinliğinin içinde gerçekten bir prenses gibi duruyordu. Saçı, makyajı her şeyiyle dört dörtlüktü. Salon tıka basa doluydu. Heyecanla ağzı kulaklarında, salona girmeyi bekleyen bu sevimli çiftin nikah şahitlerinden biri ben diğeri de Kenan’dı. Aynı zamanda sağdıçlık görevi de bizimdi. Her şey bitip de geriye sadece çılgınlar gibi eğlenmek kalınca ben de attım kendimi sahneye. Shot’ların biri gidip biri geliyordu. Herkes dut gibi sarhoştu. Kenan’ın da keyfi yerindeydi. Acayip eğleniyorduk. Uzun zaman sonra ilk defa rahatlamış, sevgi dolu bakıyordu bana. Sabaha karşı beni eve bırakırken yine kırdı kendimi güzel gördüğüm o muhteşem aynayı; ‘Cüneyt ne kadar da şanslı bir insan… Elif’le yıllardır beraberler. El değmemiş, tazecik bir kız Elif!’

Tek diyebildiğim “Ya Allah senin belanı versin yaa!” oldu. Neden bela okudum bilmiyorum ama sanırım biraz alkolden biraz da kırgınlıktan. Biraz da kızgınlıktan. Biraz da acıttığından belki biraz da kıskandığımdan…

*

Erkekler kendi aralarında nasıl cinsellik muhabbeti döndürüyorsa, kadınlar da aynı şekilde bahsediyor, kimle olduklarından, kimin çükünün yamuk, kimin kokusunun kötü, kimin performansının iyi olduğundan. Hayallerinizi yıkmak istemem ama bu böyle. Herkes için böyle. Herkes konuşur. Ta ki artık karısı veya kocası olana kadar… O nokta sihirli bir noktadır. O viraja girildiği andan itibaren daha doğrusu düzelteyim, ilişki kadın nazarında ‘ciddiyete bindikten sonra’ bir daha asla konuşulmaz. Asla detay verilmez ve asla eleştirilmez. Ben Elif’in kimle ne yaptığını ne yapmadığını çok iyi biliyordum. Saklamazdı benden. Anlatırdı. Cüneyt’i de ilk baştan itibaren bildim. Ne zaman ki ‘ben galiba âşık oldum’ diye geldi bir gün okuldan çıkışta, o gün Cüneyt ile ilgili son oldu. Demem o ki, kimse o kadar da el değmemiş değildir, günümüzde olmak da zorunda değildir üstelik. Velev ki, senin tabirinle ‘orospunun biri’ dahi olsa, sana verilecek hesabı yoktur o kadının. Zira seni ilgilendiren senden sonrasıdır. Senden sonra yaparsa bir hata sorarsın hesabını. Anlımıza yazılanlar çıktı alınıp, fasikül fasikül elimize verilseydi keşke… Belki o zaman senin hata dediğin o tecrübeleri edinmeden gelirdim sana…

*

Annemler de düğündeydi ama haliyle benden önce dönmüşlerdi eve. Ortamı görmüş olduğundan benden detay istemeyeceğini biliyordum. Çok yorgun olduğumu söyleyip derhal yatmak, gözyaşlarımı gizlemenin en doğru ve kolay yolu olacaktı. Sabaha kadar biraz daha toparlanır, hayata kaldığım yerden umutla bakmaya devam edebilirdim.

Uyku nasıl muazzam bir haldir öyle… Hiç düşündünüz mü, uyku büyütür, sakinleştirir, unutturur, acıları, ağrıları dindirir, zamanın hızla geçmesini istediğimiz zamanlarda imdada yetişir, hastalıkları düzeltir, dinlendirir, yeniler… Uykunun kıymetini ne kadar biliyoruz sizce? Uyku için bayramlar ilan edilmeli bence, uyku bayramları… Kurban Bayramı ya da Ramazan Bayramı ya da 23 Nisan gibi… O bayram günlerinde, sabahtan akşama kadar uyunmalı. Uykunun hakkı verilmeli. Uykuya şiirler yazılıp kurbanlar verilmeli… Uyku için en güzel kıyafetler giyilmeli… Kimse kimseyle konuşmadan sadece uyumalı… Uykuyu bize bahşeden Yüce Tanrıma selam olsun!

Çocukluğumdan beri en büyük kurtarıcım ve kahramanım hep uyku oldu. Zor zamanlarımda başımı yastığa koyduğum anda okşamaya başladı saçlarımı. Hiç yollarını gözlemek zorunda kalmadım. En sinirli, en üzgün, fiziksel ya da ruhsal her acı içinde olduğum an, bitti yanı başımda. İyi bir dostumdur uyku. Canım uyku, yine imdadıma yetişti. Hatırlamaktan kaçınmama rağmen her vurgusuyla beynimde çınlayan o cümlenin yarattığı hüzünle aldı beni koynuna ve tam da hayal ettiğim gibi öğlene doğru uyandığımda her şey sıfırdan başlamıştı.

Annemin böyle bir durumu olsaydı, babam annemi alır mıydı acaba? Hadi, diyelim ki aldı, her daim bunu yüzüne mi vururdu? Nasıl oldu bilmiyorum ama bunu anneme sorabildim, kahvaltı sofrasındayken; ‘Deli misin sen? Baban benim canıma okurdu öyle bir durumum olsaydı kızım’ dedi ve ekledi ‘Beril, kim olsa delirir annecim. Hiçbir erkek karısının kendinden evvel başka biriyle birlikte olduğunu kabul etmez. Dünyanın en harika en görgülü adamı da olsa bir gün mutlaka bunu başına kakar! Daha önce başından evlilik geçmiş kadınlara bile iyi özle bakılmazken…’ dedi. Dürüst olayım, annemin benim bekaretimle alakalı ne bildiğini bilmiyordum. Hala da bilmem. Ama tahmin ettiğini düşündüm hep. Annem tüm despotluğuna rağmen gelip de o malum soruyu bana soracak kadar sığ bir kadın değildir. Tamam çelişiyorum belki, kabul. Sonuçta ‘ya hamile rolü verirlerse ben elaleme ne derim’ diye bayılan kadın benim annem. Ama sanırım tamamen yüzgöz olmak istememesiyle alakalıydı.

Baştan sona çelişki dolu hayatlarımız var farkında mısınız? Keşke birilerinin kendi tecrübelerinden yola çıkarak yaptığı hataları ve doğurduğu sonuçları görsek de ‘haa’ desek, ‘o yaptı, ben yapmayayım’! ama yok! O şey, her neyse, illa, bizzat tecrübe edilecek, hata yapılacak. Can yanacak ve sanki ta en başta hiç uyarılmamış gibi utanmadan bir de ders çıkarıp arkadan gelenler uyarılacak. Erkekleri bilmem ama kadın milleti olarak malız. Şahsen ben öyleyim. Siz de öyle olduğunuzu düşünüyorsanız şimdi, derhal mutfağa gidip kendinize sade bir Türk Kahvesi yapın ve geri gelin. Çünkü bu mallığımızı kutlamamız lazım!

 

-Napıyosun?

+Hiç, Evdeyim. Geç uyandım zaten…Dinleniyorum. Sen?

-Aynı ben de.

Kafasına silah dayandığı için arıyor sanki. Kendini zorunda hissettiğiniz için yaptığınız şeylerin kıymetsizliği hakkında bir fikriniz var mı? Dışarıdan nasıl göründüğünüz veyahut karşınızdakini nasıl hissettirdiğiniz hakkında bir fikriniz var mı? Yapmasanıza! Neden yapıyorsunuz? Beni arayıp da ne yaptığımı öğrendiğinde ne olacak? Zaten bir şey yapıyor olsam, aramızdaki yazıya dökülmemiş kanunlar çerçevesinde mutlaka haberin olurdu. Demek ki, evden burnumu çıkarmamışım. Öylece bıraktığın yerdeyim. Ama yok! Bu alenen nabız yoklama operasyonu yapmaktır. Varsa dilenmeyi hak eden bir özrünüz, dileyin ve uzaklaşın. Ama suçluyken, güçlü olmayın. Sıçtığınızı sıvamaya çalışmayın. Düştüğünüz gözleri oymak gailesine düşmeyin. Adam olun! Kadınsanız bile ‘adam olun’!

Uzun bir sessizlik…

+Bir şey mi oldu Kenan? Muhabbetine doyum olmuyor da…

-Daha ne olsun? Ya Beril çok merak ediyorum, yaptığından mutlu musun?

+Nasıl yani, ne yaptım ki…

-Gece konuştuğumuz şey, mutlu musun? Değdi mi yani?

+Kenan istersen bunları daha sonra yüzyüze konuşalım.

-Niye? Ne değişecek? Düşünmek için zaman mı kazanmaya çalışıyorsun?

La havle vela kuvvete illa billahil alliyil azim.

+Kenancım, bak kafam kazan gibi. Akşamdan beri de yeterince canım sıkkın. Şimdi gerçekten konuşmak ve yeniden kırılmak istemiyorum. Tamam mı? Sen de dinlen, yat, kalk, bir şeyler bul kendine yapacak… Biraz kendi halimizde kalalım olur mu canım?

-Sen hayatın boyunca kendi halinde kalmışın bak gördük olanı… yemediğin halt kalmamış! Ya ben çok merak ediyorum Beril, İstanbul’da ‘vermediğin’ kimse kaldı mı senin?

+Kaldı Kenan, baban kaldı!..

Bana bir rahatlık, bir huzur geldi bir anda. Sanki aşırı derecede sıkıştıran çişimi üzerime yapmışım gibi bir his. Boşluktan aşağı düşüyormuşum gibi bir his. Aynı anda tüm vücudumun uyuştuğunu ve dünyamın karardığını ve bambaşka bir gezegene ışınlanıyormuşum gibi bir his.

Kendime geldiğimde tüm ev ahalisi tepemdeydi. Önce ufak çaplı bir sinir krizi ile cep telefonumu önümdeki sehpaya defalarca vurup parçalamışım. Sonra tabi bir çığlık senfonisi tutmuş beni… Ardından da düşüp bayılmışım. Bu bayılmalar anne yadigarı olabilir mi? Vücut kendini ‘kriz anlarında kapatıyor’ olabilir mi? Şimdi gülüyorum bunları yazarken, evet aynen; o gün üzüntüden bayıldığım şeye bügun gülüyorum. O köprünün altından akan sular kadar coşkun ve hürüm artık…

-İyi misin annecim? Beril, kendine gel ne olur!… İyi misin?

Tek istediğim, anneme ingilizce yanıt vermekti. Ne alaka bilmiyorum.  ‘Yes mom, I’m fine, don’t worry, everthing is gonna be allright. Ijust got really pissed off so I lost myself. Can you please give me a cigartte and the lilght?…. ‘

Bunca rezilliğe bir de bilmedikleri bir dilde konuşmayı eklemedim tabi ki. Elimle (işaret ve orta parmaklarımı dudaklarıma götürerek) ablamdan sigara istedim. Uzattı. titreyerek içtim. Annem ve şaşkınlık içindeki anneannem hiçbir şey demeden mutfağa geçtiler. Ablam öylece kalmıştı ayakta ve yüzünde tuhaf bir ifade vardı korkmuş, kırılmış, üzgün…

+İyiyim abla, merak etme.

Hala yüzüme bakıyor…

+Benden bu kadar abla! Bitti.

***

Oku! / Benden Ne Olur? – Aslı T.Kızmaz

Yazar: Alı T.Kızmaz

Giriş, gelişme, sonuç: 184 sayfa

Sabrınız varsa bir solukta okunabilecekler kategorisinde.

Edebi eser olamayacak kadar günlük tadında.

Benim gibi kitabın her satırını kendi yaşantınızmış gibi yaşayan bir ruh hastasıysanız, kriz anlarında motive edici bile olabilir. Kişisel gelişiminize bir tık fayda sağlayabilir ancak elbette, asla kişisel gelişim kitabı değil. Zaten tüm bunları da iddia eden bir eser de değil ama çok sevimli. Oldukça gerçek ve samimi.

*

Bir arkadaşımın İnstagram üzerinden story paylaşarak ‘kitap basılıyor’, ‘kitabın çıkmasına son 7 gün’, ‘son iki gün’ ‘son 1 saat’ filan diye geri sayım yapması ve sonra mecrayı kullanım sıklığı baz alınırsa, oldukça uzun bir zaman sessiz kaldıktan sonra sürekli yazar kişiyi etiketlemek ve ‘harikasın, süpersin, seni seviyorum’ gibi şeyler paylaşması neticesinde, “ulan” dedim, “bu kitap ne anlatıyor olabilir ki, bu ilan-ı aşk etti hatuna…” Kitabı öperken paylaştığı bir fotoğrafı bile var…

Şimdi istesem ‘bana ver, okuyayım’ filan desem koynundan kocasını istemişim gibi tepki verecek, çok belli. Gideyim de alayım dedim ve aldım. Kitapçıda millet kuyruk, raflar boşalmış. Kapıdan her giren direkt kitabı soruyor! İyice heyecan bastı tabi beni… İlk 100 sayfayı tek oturuşta okuduktan sonra başucumda 10 gün kadar süründü ve bugün işi gücü bırakıp bitirdim iş yerinde.

Keyifli ve umut verici bir kitap. Nispeten sürpriz sonlu diyebiliriz de… İşte öyle, genç kız rüyası tadında bir şey…

Lakin ‘ne güzel dertlerin var be Sertab’ demekten de alamadım kendimi. Ama güzel. (spoiler: Sertab kitabın baş karakteri)

Kafanız dağılsın, arada gözleriniz dolsun, arada kahkaha atın ama bunları yaparken de ‘okumak’ eylemi içerisinde bulunun isterseniz derhal başlayabilirsiniz.

İyi okumalar…