All posts tagged: gecmis

İzle! / Annemin Yarası

Dün akşam dördüncü kere izlediğim Annemin Yarası filminden bahsetmek istiyorum size. Öncelikle izlemediyseniz muhakkak izlemenizi öneriyorum. Ozan Güven, Meryem Uzerli, Bora Akkaş, Okan Yalabık, Belçim Bilgin ve Sabina Toziya ana kadroda. 92-95 yılları arasında Bosna Hersek-Sırbistan arasında yaşanan korkunç savaşın izlerini üzerinde taşıyan iki ailenin, 18 yaşını doldurduğu için yetimhaneden ayrılan ve ailesini bulmaya çalışan bir çocukla tanışmaları neticesinde kesişen ve karışan hayatlarını anlatıyor. Her izlediğimde aynı etkiyi yaratmayı başaran bir film. Şahsen, çok sevdiğimi belirtmeliyim. (Fimin Fragman ı için tıklayabilirsiniz.) Bu defa izlerken şu iki şeyi düşündüm; 1- bir insanı olduğu gibi kabul etmek; hele de filmi izleyince Ozan Güven’in canlandırdığı karakteri nasıl kabul edebilmiş, nasıl sevebilmiş bu kadın? Ben olsam kabul eder miydim? Ben onun gibi hayat dolu bir kadın olsaydım, sırf aşk uğruna bu tuhaf yaşantıyı kabul eder miydim? Sarhoşken, kusarken, küfür eder ya da birilerine saldırırken bile gözlerine gözlerimin içi gülerek, aşkla bakabilir miydim? Bir insanı hiç değiştirmeye çalışmadan sevebilmek ne muazzam bir güç!.. Üstelik bizim gibi ataerkil bir toplum için ne denli ütopik… 2- ülkeyi korumak uğruna, sırf adı savaş diye, masumların …

Ta en başta…

-Ben mi dedim Çırağan’da düğün yap diye Kenan? Kendin direttin illa orası olacak diye. Otel mi tükendi İstanbul’da? +Sus Beril, bak çok sinirliyim, hıncımı senden almayayım! -İyi de… +Sus dedim dimi!? Sus dedi mi susacaksın, yoksa öyle bir laf eder ki, bir daha konuş dese de konuşamazsın alimallah! Hızlandırılmış evlilik sürecine hoş geldin sayın okur! Dalga geçmiyorum. Evlilik teklifinden tam bir hafta sonra mekan arayışına girdik, 2 hafta sonrasında istemeye geldiler ve resmi olarak nişanlandık. Şimdi de 2 ay sonrası için kafasına taktığı o tarihte Çırağan’da yer yok diye bana yükseliyor! Anası göbek bağını Çırağan’a atmış amına koyayım! Ben gelin kişi olarak mekanda diretmiyorum, adam resmen Çırağan’da terör estirdi, istediği tarih dolu diye. Adamlar ‘buyurun, bizden, istediğiniz zaman, istediğiniz salonumuzu seçin’ deseler de gidemeyiz artık! Rezil olduk! +Aç mısın? -Çok değil! +Çok değil ne? Aç mısın? Değil misin? -Açım ama az açım Kenan. Biraz daha yemeden durabilir durumdayım. Karnım kazınmıyor yani. Anladın mı? +Amma uzattın be! Bir yerde bir kahve içelim o zaman. -bak o olur işte.   Maçka’dan Nişantaşı’na çıkarken aklına geldi, az önce …

2. Gün: Uçuşan yaprak, boş bir salıncak…

Siz zamanı durdurabilir misiniz? Zamanda yolculuk yapabilir misiniz mesela? Günler, aylar hatta yıllar önce gerçekleşmiş bir şeyin acısını aynı şiddetle yüreğinizde duyabilir misiniz? Kendi helvanızı yediniz mi hiç? Benimki fıstıklıydı. Sabretmek bir eylemdir. Hayata karşı bir direniştir. Sabrın bittiği yerde kararlar başlar, ani alınmış ve genellikle yanlış kararlar. Sabrın sonu selamet değil aksiyondur, benden söylemesi. Bunları neden yazdım, ben sabretmiyorum. Sabır duygum yok benim! Ama aksiyon da almıyorum. Nasıl, demeyin! Öyle. Ne bir aksiyon alacak gücü hissediyorum ruhumda ne de sabredecek sabrı… İçim tam bir çam ormanı. Minicik bir kıvılcımla alev alıp hektarlarca alan kül oluyor. Sonra günlerce içim duman doluyor. Sonra yerine yenilerini ekiyorum. Büyümesini bekliyorum. Her bir yaprağını ayrı ayrı öpüyorum. Gölgesinde dinleniyor, dallarına salıncaklar kurup çocuk şarkıları söylüyorum sallanırken. Sonra yeniden bir kıvılcım, kocaman bir yangın, puf diye kaybolan bir orman, duman, İstiklal Marşı ve kapanış.   Düşünüyorum; hani derler ya “birinin ahını aldım herhalde” diye… Ben bu hayatta en çok annemin ahını aldım ama bilirim ki hiçbir anne evladına bu sonuçları doğuracak bir ah etmez. Arkadaşlarımı düşünüyorum; kızlı-erkekli… Kimin ahını aldım …

Gitmelere dair bir yazı…

  Kesinlikle boş veremiyorum. Öğrenemiyorum boş vermeyi. Sanki ben bir şeyleri arkamda bırakırsam gelip hepsi beni bıçaklayacak arkamdan. Bitsin, hatırlamayayım, sürmesin, sürdürmeyeyim istiyorum. Yapamıyorum. Geçmişi paçasına yapışmış peşi sıra sürükleyen bir tek ben miyim? İçinde sıkıştığım geçmiş beni kendine hapsetmiş ve ben umutsuz bir tutukluyum yalnızca. İdama gitmek ya da serbest kalmak aynı şeymiş gibi yalnızca bekliyorum, neyi beklediğimi bile bilmeden. Yorgunum deyip ağlıyorum orada burada… Yaşanmışlıkların yükü diyorum, taşıyamıyorum, diyorum. Kimse de çıkıp demiyor ki zaten ne diye taşıyorsun ki yaşanmışın yükünü… Geleceğin heyecanını taşımak varken yaşanmışın yükü niye? Silip atmak, huzurla önüme bakmak varken, bu kısıtlı özgürlük niye? Bir s,gara yakıp, ağır ağır çekiyorum içime zehrini… Zaten hiçbir zaman yeterince özgür olamayacağım. Bunu biliyorum. Sorumluluklar, kısıtlayıcıdır. İlerleyen yaş, sahiplenilme ve sahiplenme güdün… Aşkın… İlişkin… İşin… Sağlık problemlerin… Kayıpların… Her biri, zincirdeki bir halkayı daha çıkarır sonsuz uzun gördüğün özgürlük tasmandan. Sonunda bir bakarsın, hiç ait olmadığın bir yerin kapısında bir ucu, diğer ucu boynunda… Söküp atsan “bu saatten sonra” nereye gidecek ne yapacaksın ki? Üstünde kalsa, sen artık buraya ait değilsin… Özgürlük bela …

Olamaz mı? Olmuş bile olabilir…

Hayat çok garip, insanlar çok garip. Güldüğümüz ve ağladığımız şeyler çok garip. Düşünsene, Allah X birini yaratırken şunu demiş olabilir mi; “şuraya itin tekini yaratayım, bu kızı da sapsaf yaratayım. Bu kız gidip o itoğlana yansın. İt bu ya, kızın duygularını harcasın, kız da günlerce ağlasın.” Olamaz mı? Olmuş bile olabilir… Kızdığımız şeyler çok garip… Sevdiğimiz şeyler çok garip, nefret ettiklerimiz çok garip… Garip bir düzen kurulmuş, eğitim sistemimiz garip, iş yaşantımız apayarı bi garip. Gencecik pırıl pırıl bir kız, lakin yeni yetme… Çıkmış şarkısını söylüyor sahnede. Veriyorlar eleştirinin dibine… İzleme kardeşim? Dinleme!! Yok efendim “eleştiriye açık olmalıymış!” Sebep? Senin eleştiri diye kurduğun cümleleri millet kavgada hakaret diye sıralıyor!! Buna ne diyeceksin peki güzel kardeşim?? Nereden bu özgüven? Nereden bu bilirkişilik? Ben anlamlandıramıyorum! Neresinden tutsak elde kalan durumlar silsilesinin içindeyiz insanlık olarak… Aslında panik olmasak, bu kadar su da yutmayacağız belki. Daha oyun çağındayken, zeka seviyesini gözetmeksizin tüm çocukları sabahtan akşama “eğitim” adı altında kurumlara topluyorlar. Belli bir yaşın üzerinde, çocuk ruhundan zerre anlamadığına kalbımı basacağım amcalar-teyzeler (yetkililer yani), bu çocukların kapasitesini ve yeteneğini gözetmeksizin …